Ekonomide önümüzdeki üç yılın yol haritasını belirleyen yeni Orta Vadeli Program (OVP) ekonomi kurmayları tarafından geçtiğimiz günlerde açıklandı.
Her OVP açıklandığında olduğu gibi bu kez de büyümeden enflasyona, işsizlikten ihracata kadar çok sayıda hedef ortaya konuldu. Programın en dikkat çekici başlıklarından biri ise yine enflasyon oldu.

2026 yılı sonunda enflasyonu, yüzde 16 ile başlamış revize edile edile son olarak yüzde 28,4’e bağlanmıştı. Şimdi o noktadan hareketle, 2027’de yüzde 21, 2028’de yüzde 13,5 ve 2029’da yüzde 9 olması hedefleniyor. Hükümet bu yılın enflasyonunu her ne pahasına olursa olsun yüzde 30’un altında tamamlamayı hedefliyor.
İlk bakışta rakamlar olumlu görünüyor. Bu rakamların gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini görmek için önümüzdeki döneme bakmak gerekiyor. Çünkü ekonomide yalnızca bugünün rakamına değil, dün verilen hedeflere de bakmak gerekiyor.

Hatırlanacağı gibi; bundan önceki Orta Vadeli Program’da 2026 yılı enflasyon hedefi yüzde 16, 2027 yılı hedefi yüzde 9, 2028 yılı hedefi ise yüzde 8 olarak açıklanmıştı. Bugün gelinen noktada ise 2026 tahmini yüzde 28,4’e, 2027 hedefi yüzde 21’e, 2028 hedefi yüzde 13,5’e yükseltilmiş durumda.
Başka bir ifadeyle hedefler değişiyor.
Peki vatandaşın hayatı değişiyor mu?
Asıl sorulması gereken soru bence budur.
Çünkü enflasyonun yüzde 28,4’ten yüzde 21’e düşmesi, fiyatların yüzde 7 ucuzlaması anlamına gelmiyor. Tam tersine fiyatlar artmaya devam ediyor, yalnızca daha yavaş artıyor. Vatandaşın bunu markette, pazarda, kirada veya faturada nasıl hissedeceği ise çok daha önemli.
Bir başka ifadeyle enflasyonun düşmesi ile hayat pahalılığının ortadan kalkması aynı şey değil. Bugün vatandaşın karşı karşıya olduğu sorun yalnızca fiyatların ne kadar arttığı değil, gelirinin bu artışların ne kadarını karşılayabildiğidir.
Emeklinin, asgari ücretlinin, dar gelirlinin ve sabit ücretlinin cebine giren para aynı hızda artmıyorsa, açıklanan enflasyon oranındaki düşüş günlük yaşamda beklenen rahatlamayı yaratmayabilir.
Üstelik geçmiş yıllarda oluşan yüksek fiyat seviyeleri de ortadan kalkmış olmuyor. İşte burada ekonominin dili ile vatandaşın dili birbirinden ayrılıyor.
Ekonomist “dezenflasyon başladı” diyor.
Vatandaş ise market arabasına bakıp “benim param neden yetmiyor?” diye soruyor.
Bu iki soruya aynı anda cevap verilmeden ekonomide kalıcı bir rahatlamadan söz etmek kolay değil.
Yeni OVP’de 2029 yılında ekonominin yüzde 5 büyümesi hedefleniyor. İşsizliğin de yüzde 7,6’ya kadar gerilemesi bekleniyor.
Bunlar elbette önemli hedefler.
Ekonominin büyümesi, istihdamın artması ve işsizliğin azalması hepimizin isteyeceği gelişmeler. Ama burada da başka bir soru karşımıza çıkıyor:
Büyümenin nimetleri topluma nasıl dağılıyor?
Çünkü milli gelirin büyümesi başka, vatandaşın refahının artması başka bir şeydir.
Bir ülkenin ekonomik büyüklüğü artabilir. Kişi başına gelir 20 bin doların üzerine çıkabilir. Fakat vatandaşın cebindeki para aynı ölçüde artmıyorsa, bu büyümenin günlük hayattaki karşılığı sınırlı kalır.
Bu nedenle yeni OVP’yi değerlendirirken yalnızca “Enflasyon yüzde kaç olacak?” diye sormak yeterli değil.
Asıl soru şudur:
Vatandaşın satın alma gücü ne zaman yükselecek?
Emeklinin pazara daha rahat çıkabildiği, asgari ücretlinin ay sonunu borçlanmadan getirebildiği, gençlerin iş bulabildiği, kiracının gelirinin büyük bölümünü kiraya vermek zorunda kalmadığı bir ekonomik düzen ne zaman kurulacak?
Bence yeni OVP’nin gerçek başarısı da burada ölçülmelidir.
Özetle;
Ekonomi yalnızca tablolar, hedefler ve yüzdelerden ibaret değildir. Ekonomi aynı zamanda evin mutfağı, marketteki alışveriş sepeti, ay sonunu bekleyen emeklinin hesabı, çocuğunun eğitim masrafını düşünen anne babanın kaygısıdır.
Bu nedenle bütün ekonomik programların gerçek başarısı, açıklanan hedeflerde değil, vatandaşın hayatında meydana getirdiği değişiklikte ölçülmelidir.
Rakamlar bize enflasyonun düşeceğini söylüyor.
Şimdi asıl mesele, bunun vatandaşın sofrasına, cebine ve satın alma gücüne ne zaman yansıyacağıdır.
Çünkü vatandaş artık yeni hedefler değil, hayatında gerçek bir değişiklik görmek istiyor.