Klavyenin başına geçtikten sonra ne yazacağıma bir türlü karar veremedim. Önümde binlerce rakam ve yüzlerce haber, ekonominin ne kadar daraldığına ilişkin gelişmeleri anlatıyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) öncü rakamlarla enflasyonda hangi noktaya ulaştığımızı duyururken, Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) ise tarımsal ürünlerin tarladaki ve marketteki fiyatlarını yan yana getirerek fiyat istikrarından bahsediyor. Türk-İş ise açlık ve yoksullukta yaşadığımız çıkmazı tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu. Tüm bunları üzerine de ülkemizde yaşanan işsizlikle ilgili son rakamlar sebep-sonuç ilişkisine ışık tutuyordu.
Bugün ise TÜİK, Ağustos ayına ait enflasyon rakamlarını açıklayacak. Sonrasında yeni bir tartışma daha başlatılacak, herkes bir suçlu arayışına girişecek.
Bu sıkıntılı süreçten, bir suçlu arayarak çıkmak ne kadar mümkün olacak? Mesela bir bakanın değişmesi yaralarımıza merhem olacak mı?
Elbette ki hayır. Sorunu temelden çözmek için Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok ! Gelişmiş ülkeler ekonomi bilimini nasıl kullandılarsa bizde aynı yoldan giderek kısa bir süreden önemli bir mesafe alabiliriz!
Nitekim, işe adlarını yukarıda saydığım tüm bu kuruluşların ortaya koydukları gerçekler konusunda tam bir mutabakat içinde olalım. Ekonominin bir bilim olduğu gerçeğini kabullenelim.
Şimdi sizlerle bu kuruluşlarımızın ortaya çıkardığı gerçeklerin kısa bir özetine bakalım. Sonra diyeceklerimizi alt alta sıralayalım.
DİSK’in, TÜİK verilerine dayanarak hazırladığı İşsizliğin görünümü Raporu gerçekten ürkütücü sonuçlar veriyor. Rapora göre mevsim etkisinden arındırılmış dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 8,1 olurken, DİSK-AR, hesapladığı geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 30,6 olarak kaydedildiğini belirterek, iki işsizlik göstergesi arasındaki farkın 22,5 puana çıktığına dikkat çekiyor.
Gelelim, Türk-İş’in, ağustos ayına ilişkin açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasının sonuçlarına. Araştırmada, dört kişilik bir ailenin geçim maliyetindeki artışın sürdüğü görülürken, aylık gıda harcamasını ifade eden açlık sınırı bir önceki aya göre 448 liralık artışla ağustosta 37 bin 388 liraya yükselmiş.
Türk-İş’in yoksulluk hesaplamasında dört kişilik bir ailenin tüm temel harcamalarını karşılayabilmesi için haneye girmesi gereken aylık toplam gelirin 121 bin 786 liraya ulaştığı belirtilmiş. Yoksullukta bir önceki aya göre artış bin 461 lira olarak hesaplanmış.
İstanbul Ticaret Odası’nın ağustos ayına ilişkin öncü enflasyon verileri ise yükseliş trendinin devam ettiğini gösteriyor. Buna göre İstanbul’da, indeks ağustosta bir önceki aya göre yüzde 1,66 yükselirken, yıllık artışı ise 2026 Ağustos’ta, geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 34,96 olarak gerçekleşmiş.
Tarımsal ürünlerde fiyatlardaki sorun her geçen gün biraz daha büyüyor. Gübre, tohum, ilaç ve mazot gibi temel girdilerdeki fiyat artışları önlenemezken, ürünlerin tarladaki fiyatları yerlerde sürünüyor.
Düşünün dalında kilosu 10 lira olan limon, pazarda ve marketlerde yedi -sekiz kat fiyatla yer alıyor. Elma, armut, şeftali, nektarin ya da kiraz, vişne, erik ve üzüm almak çoluğa çocuğa yedirmek artık mümkün değil. Meyvede durum böyleyken, sebze de çok mu farklı? Orada da durum aynı. Yaz sebzelerinde fiyatlar 50-60 liradan başlıyor. Kabak, patlıcan, taze fasulye, dolmalık ve sivri biber alıp sofraya koymak artık cesaret istiyor.
Şimdi düşünüyorum;
İşsizlik rakamları bize ne söylüyor?
Açlık sınırı bize ne söylüyor?
Enflasyon bize ne söylüyor?
Tarım fiyatları bize ne söylüyor?
Hepsi çarpık ekonominin oluşturduğu tablonun bir parçası değil mi?
Özetle;
Neresinden tutsanız artık elimizde kalıyor. Tropikal ürünler artık seyirlik durumda. İş sadece sebze ve meyveyle de bitmiyor. Süt ve Süt ürünleri, yumurta, kırmızı ve beyaz eti sofralarda görmek artık bir hayal.
Elbette ki; yaşanan tüm bu sorunların temelinde ekonomik sıkıntılar yatıyor. Çünkü, “enflasyonla mücadele ediyoruz” masalının ülkemizi getirdiği nokta burası ne yazık ki. Geleceğimizi emanet ettiğimiz çocuklarımız ve gençlerimiz birkaç güne kadar okullarına kavuşacaklar. Çocuklarımız boş beslenme çantalarıyla okula giderken, bu yıl da onlara bir öğün yemeği, “kaynak yetersizliğinden (!)” yine veremeyeceğiz. Yani yine başladığımız noktadayız.
İşsiz babalar, anneler abiler ve ablalar geleceğe ne kadar umutla bakabilirler ki?
Geçtiğimiz günlerde yine bu köşede yazmıştık. Ülkemiz içine düştüğü bu fasit çemberi kırmak ve “fabrika ayarlarına” süratle dönmek zorundadır. İnsanlar zengin bir Türkiye’yi değil; üreten, çalışan, kendi ayakları üzerinde duran ve çocuklarına umut verebilen bir Türkiye’yi özlüyor.
Belki de özlediğimiz “eski Türkiye”, geçmişin kendisi değil; çocukların beslenme çantalarının boş olmadığı, insanların çalıştığı, ürettiği ve geleceğe umutla baktığı bir Türkiye’dir.
Ve Türkiye’nin yeniden ihtiyacı olan da tam olarak budur.