“İnsan, yalnız yaşadığı hayatı değil, yaşayamadığı hayatı da taşır içinde.” Siyaset bazen meydanlarda kurulan cümlelerle değil, telefonun öbür ucundaki sessizlikle konuşur.
Son dönemde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i araması, geçmiş olsun dilemesi ve başarı temennilerinde bulunması kamuoyunda farklı yorumlara neden oldu. Kimileri bunu siyasi nezaket ve devlet geleneğinin doğal bir yansıması olarak görüyor, kimileri ise bu temasların siyasetin görünmeyen sınırlarına ilişkin sembolik bir anlam taşıdığını düşünüyor. Dışarıdan bakarak bu yorumlardan hangisinin doğru olduğunu söylemek mümkün değildir.
Ancak bu tartışmanın ortaya çıkması bile toplumun başka bir soruya cevap aradığını gösteriyor:
Türkiye’de siyasetin sınırlarını kim çiziyor?
Muhalefet, toplumun değişim talebini özgürce temsil edebiliyor mu, yoksa kendisine tanınan siyasal alan içinde mi hareket ediyor? Özgür Özel’in zaman zaman dile getirdiği “Gel Ankara’da otur.” çağrısı da bu tartışmanın farklı biçimlerde yorumlanan sembollerinden biri hâline gelmiştir.
Ne var ki vatandaşın gündemi artık bu tartışmaların çok ötesindedir.
İnsanlar liderlerin birbirlerine ne söylediğinden çok, mutfakta eksilen ekmeği konuşuyor.
Bir annenin markette yaptığı hesap, ekonomi yönetiminin anlattığı tablolardan daha gerçek.
Bir emeklinin pazar filesi, büyüme oranlarından daha ikna edici.
Üniversite mezunu bir gencin bavuluna pasaport koyması ise geleceğe dair en çarpıcı istatistiktir.
Bugün net asgari ücret yaklaşık 28 bin lira, en düşük emekli aylığı ise 23 bin liranın üzerindedir. Buna rağmen açlık sınırının bu gelirleri aşması ve yoksulluk sınırının çok daha yüksek seviyelere çıkması, geniş toplum kesimlerinin geçim sıkıntısını her gün daha ağır hissettiğini gösteriyor.
Ekonomik kriz yalnızca cüzdanı küçültmez. İnsanın geleceğe olan güvenini de aşındırır.
Emekli, yıllarca verdiği emeğin karşılığını alamadığını hisseder. Çalışan, ayın sonunu maaşıyla değil sabrıyla getirmeye çalışır.
Genç ise mesleğini değil, yaşayacağı ülkeyi seçmek zorunda kalır.Bir ülke için en ağır kayıp, umudunu valizine koyup giden gençlerdir.
Tam da bu nedenle toplumda yükselen erken seçim talebini yalnızca siyasi partilerin rekabeti olarak değerlendirmek eksik olur.
Bu talep, ekonomik sıkışmanın, adalet arayışının ve geleceğe yeniden güven duyma isteğinin ortak ifadesidir.
İnsanlar yalnızca hükümetlerin değişmesini değil; kuralların öngörülebilir olduğu, emeğin değer gördüğü ve çocuklarının geleceğinden endişe duymayacakları bir ülke istiyor.
Belki Devlet Bahçeli’nin Özgür Özel’e yönelik yaklaşımı gerçekten siyasi nezaketten kaynaklanmaktadır.
Belki kutuplaşmayı azaltma arzusudur. Ya da iktidarın çizdiği yönetim sınırlarının aşılmasını, halkın taleplerinin yükselmesini engeleyecek bir istemdir.
Belki de kamuoyunda dile getirildiği gibi, muhalefetin mevcut siyasal düzenle çatışmadan hareket etmesini önceleyen bir yaklaşım olarak algılanmaktadır.
Bu yorumlardan hangisinin doğru olduğunu kesin olarak söylemek mümkün değildir.
Ancak kesin olan şudur:
Toplumun beklentileri, mevcut siyasi tartışmaların sınırlarını aşmıştır.Beklentiler yükselmiş, daha yaşanılır, adil bir toplumsal düzen istemektedirler.
Türkiye’nin yakın tarihi, toplumsal taleplerin bastırılmasının kalıcı çözüm üretmediğini defalarca göstermiştir. 12 Eylül’e giden süreçte de “önce düzen” ve “önce güvenlik” söylemleri öne çıkarılmış; siyasal alan daraltılarak sorunların çözülebileceği düşünülmüştü. Oysa tarih, demokrasinin zayıfladığı dönemlerde yalnız siyasetin değil, toplumsal güvenin de yara aldığını gösteriyor.
Bugün de asıl soru şudur:
Değişen ekonomik ve sosyal ihtiyaçlar karşısında mevcut siyasal yapı toplumun ihtiyaçlarına cevap verebiliyor mu?
Çünkü insanlar artık yalnızca daha yüksek ücret istemiyor.
Adalet istiyor. Alın terinin karşılığını istiyor.
Liyakat istiyor. Hak ettiği görevlere atanmak istiyor.
Hukuk güvenliği istiyor.
Çocuklarının torpille değil, emekle yükseleceği bir ülke istiyor.
Bütün bunlar yalnız ekonomik değil, aynı zamanda demokratik taleplerdir.
Demokrasinin gücü, toplumun değişim isteğini zamanında okuyabilmesidir.
Sandık bu nedenle yalnızca iktidarı belirleyen bir araç değildir; milletin yönetime verdiği en güçlü mesajdır.
Bugün tartışılması gereken asıl mesele de budur.
İki siyasetçinin birbirini araması değil, milyonlarca insanın neden daha yüksek sesle değişim talep ettiğidir.
Çünkü hiçbir siyasal düzen, değişim isteyen bir toplumdan daha güçlü değildir.
Millet konuştuğunda yalnız iktidarlar değil, zamanını doldurmuş anlayışlar da değişir.
Demokrasinin gerçek gücü, işte bu sesi zamanında seçim sandığı olarak duyabilmesidir.