Bazı sözler vardır; söylendiği anın ötesine geçer, bir toplumun hafızasına kazınır. Bazı çağrılar vardır; yalnızca bir siyasi partinin üyelerine değil, umudunu kaybetmek üzere olan milyonlara seslenir. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Kırklareli meydanında dile getirdiği “Parola: Eski düşünceyi arkada bırakmak, millete güvenmek ve iktidar olmak” sözü de böyle bir çağrı olarak kayıtlara geçti.

Çünkü bu sözün içinde yalnızca bir seçim hedefi yoktur. Bu sözün içinde yıllardır geçim derdiyle boğuşan emeklinin sessiz çığlığı, sabahın ilk ışıklarıyla işine yetişmeye çalışan emekçinin alın teri, geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda bırakılan gençlerin kırgınlığı, tarlasını ekip biçmesine rağmen karşılığını alamayan çiftçinin umudu vardır.

Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın ortak duygusu, yalnızca ekonomik sıkıntılar değildir. İnsanlar aynı zamanda duyulmak, görülmek ve değer verilmek istemektedir. Belki de bu yüzden meydanlar yeniden doluyor. Çünkü meydanlar sadece siyasi toplantı alanları değildir; meydanlar, sesini duyuramayanların kürsüsüdür.

Uzun yıllardır halka sabretmesi söylendi. Biraz daha beklemesi, biraz daha katlanması istendi. Ancak hayatın yükü her geçen gün ağırlaştı. Mutfaktaki yangın büyüdü, gençlerin umutları küçüldü, emeklilerin maaşları hayatın gerçekleri karşısında eridi. İşte tam da böyle zamanlarda insanlar dönüp birbirlerine bakar ve şu soruyu sorar:

“Bu ülke gerçekten bizim ülkemiz değil mi?”

Özgür Özel’in Kırklareli’nde kurduğu dilin önemli tarafı da burada ortaya çıkıyor. O konuşmada yalnızca bir parti adına değil, kendisini dışlanmış hisseden geniş toplum kesimleri adına bir ses yükseliyordu. Demokrasiye yönelik müdahalelerin yalnızca CHP’ye yapılmış bir haksızlık değil, milletin iradesine yönelmiş bir saygısızlık olduğunu vurgulaması bu nedenle önemlidir.

Çünkü demokrasi, sandığı bekleyen sessiz çoğunluğun hakkıdır.

Bu ülkenin insanları gerektiğinde meydanlara çıkar. Kimi zaman adalet için, kimi zaman özgürlük için, kimi zaman da çocuklarının geleceği için… Halkın sesini duyurmasını “kalkışma” olarak görenler, aslında demokrasinin ruhunu anlamayanlardır. Demokrasi sadece seçim günü kullanılan oy değildir; demokrasi, milletin her gün nefes almasıdır.

Meydanların yeni bir kurucu irade olarak tanımlanması da bu yüzden dikkat çekicidir. Çünkü cumhuriyetler yalnızca devlet binalarında değil, halkın vicdanında yaşar. Güçlü devlet, halkından korkan değil; halkına güvenen devlettir. Güçlü cumhuriyet, vatandaşını rakip olarak gören değil; onu kurucu ortak kabul eden cumhuriyettir.
Konuşmanın en dokunaklı bölümlerinden biri ise milletin bir aile olarak tanımlanmasıydı. Siyasette çokça “millet” kelimesi kullanılır; ancak bazen bu kelime sadece bir hitap biçimi olarak kalır. Oysa aile dediğiniz şey, insanın başı dara düştüğünde sığındığı yerdir. En zor gününde kapısını çaldığı, derdini anlattığı, gücünü aldığı yerdir.

Belki de bugün Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey budur: Yeniden birbirini dinleyen, birbirinin acısını hisseden, farklılıklarına rağmen aynı sofraya oturabilen bir toplum olmak.

Çünkü bu ülkenin hikâyesi yalnızca siyasetçilerin hikâyesi değildir.

Bu hikâye; sabahın karanlığında fabrikaya giden işçinin, öğrencisinin masrafını karşılamak için mücadele eden annenin, üretmeye devam eden çiftçinin, iş arayan gencin, geçim savaşı veren esnafın hikâyesidir.

Ve bu hikâyenin kahramanı millettir.

Tarih bize şunu öğretmiştir: Hiçbir iktidar sonsuz değildir. Kalıcı olan saraylar, makamlar veya koltuklar değil; halkın vicdanıdır. Kolluk güçleri olabilir, bürokrasi olabilir, mahkemeler olabilir. Ancak sonunda karar veren yine millettir. Çünkü demokrasilerde son sözü meydanlar değil, meydanlardan sandığa yürüyen halk söyler.

Bugün Türkiye yeni bir yol ayrımında duruyor. Bir tarafta alışılmış yöntemler, korkular ve kutuplaşmalar var. Diğer tarafta ise yeniden birbirine güvenmeyi öğrenen insanlar…

Belki de Kırklareli’nden yükselen çağrının özeti tam olarak budur:

Eski kırgınlıkları geride bırakmak…

Birbirimize yeniden inanmak…

Millete güvenmek…

Çünkü bu topraklarda değişimi yaratanlar her zaman halkın kendisi olmuştur.

Ve millet ayağa kalkmaya karar verdiğinde, hiçbir güç onun yürüyüşünü sonsuza kadar durduramamıştır. Bu nedenle mesele yalnızca bir partinin iktidara gelmesi değil, milletin kendi gücünü yeniden hatırlamasıdır.

Belki de gerçek parola budur:

“Millete güven; çünkü bu ülkenin en büyük gücü yine milletin kendisidir.”