Fotoğrafçılığa yeni başlayanların en belirgin alışkanlıklarından biri çok fotoğraf çekmektir. Gördüğü her şeye karşılık verme isteği duyar fotoğrafçı. Işık güzelse çeker, biri yürüyorsa çeker, bir gölge duvara düşmüşse çeker. Aynı kadrajın üçü, beşi, onu derken hafıza kartı dolar ama günün sonunda geriye dönüp bakıldığında yüzlerce görüntünün içinden gerçekten fotoğraf diyebileceğimiz birkaç kare ancak çıkar.
Bunun sebebi çoğu zaman yeterince görmemek değil, gördüğümüz şeyin olgunlaşmasını bekleyememektir.
Fotoğraf makinesi hızla çalışan bir araçtır. Deklanşöre basmak için saniyenin küçük bir bölümüne ihtiyacımız vardır. Fakat fotoğrafın kendisi her zaman bu kadar hızlı oluşmaz. Bazen bir sokağa girersiniz, ışık doğrudur, arka plan yerindedir, kompozisyon neredeyse kurulmuştur ama bir şey eksiktir. Orada henüz fotoğraf yoktur. Fotoğrafçı bunu fark ettiğinde önünde iki seçenek vardır. Ya gördüğü ilk ihtimale razı olup deklanşöre basacaktır ya da biraz daha bekleyecektir. İşte fotoğrafçının sabrı tam burada başlar.
Henri Cartier-Bresson’un fotoğraf dünyasına bıraktığı “karar anı” düşüncesi yıllardır konuşulur. Fakat çoğu zaman bu kavramı yalnızca doğru saniyede deklanşöre basmak üzerinden okuyoruz. Oysa o saniyenin öncesinde bazen dakikalar, bazen saatler vardır. Karar anının kıymeti yalnızca o anı yakalamaktan değil, o ana kadar bekleyebilmekten gelir. Fotoğrafçının gözü kadrajın içinde olacakları önceden sezebilmeli, sabrı ise gördüğü ihtimal gerçekleşene kadar onu orada tutabilmelidir.
“İyi fotoğraf bazen bir saniyede çekilir, ama o saniyeyi beklemek saatler sürebilir.”
Sokak fotoğrafında bunu çok daha açık görürüz. Bir duvarın önünde güzel bir ışık vardır. Duvarın üzerindeki geometrik şekiller, gölgeler ve renkler kendi başına etkileyicidir. Hemen çekebilirsiniz. Elinizde güzel bir görüntü olur. Fakat biraz beklerseniz o duvarın önünden biri geçebilir. Belki kırmızı şemsiyeli bir kadın, belki bisiklet süren bir çocuk, belki bastonuyla ağır ağır yürüyen yaşlı bir adam… Kadrajın içine giren yaşam öğesi, birkaç dakika önce yalnızca estetik olan görüntüyü bir hikâyeye dönüştürebilir. Fotoğrafçı için mesele bunu garanti etmek değildir. Mesele, böyle bir ihtimalin varlığını görebilmektir.
Bugün sabretmek daha da zor. Dijital makineler saniyede onlarca kare çekebiliyor. Hafıza kartlarımız binlerce fotoğraf alıyor. Telefonlarımız sürekli elimizde. Teknik olarak fotoğraf çekmek hiç olmadığı kadar kolay ve hızlı. Fakat bu hızın bize öğrettiği tehlikeli bir alışkanlık var: Nasıl olsa içlerinden biri olur düşüncesi. Bir sahnenin karşısında durup onu okumak yerine seri çekime geçiyoruz. Doğru anı biz seçmek yerine makinenin yakalamasını bekliyoruz. Sonra bilgisayarın karşısında yüzlerce birbirine benzeyen görüntü arasından fotoğraf arıyoruz.
Oysa fotoğraf, çekildikten sonra seçilmeden önce çekilirken seçilmelidir.
Bu yüzden öğrencilerime zaman zaman daha az fotoğraf çekmelerini söylerim. Daha az çekmek, daha az fotoğraf görmek değildir. Tam tersine, insanı daha fazla bakmaya zorlar. Bir kare hakkınız olduğunu düşündüğünüzde ışığı daha dikkatli incelersiniz. Kadrajın kenarlarına bakarsınız. Arka plandaki gereksiz nesneleri fark edersiniz. İnsanların hareketlerini takip etmeye başlarsınız. Birkaç saniye sonra ne olabileceğini tahmin etmeye çalışırsınız. Parmak deklanşörden biraz uzaklaştığında göz çalışmaya başlar.
Fotoğrafçının sabırsızlığı yalnızca erken deklanşöre basmakla da ilgili değildir. Bazen bir yere gideriz ve mutlaka iyi bir fotoğrafla dönmemiz gerektiğini düşünürüz. Yol yaptık, zaman ayırdık, ekipman taşıdık. Karşılığında fotoğraf istiyoruz. Bulamayınca da zorlamaya başlıyoruz. Oysa bazı günler fotoğraf yoktur. Işık istediğimiz gibi değildir, hayat beklediğimiz biçimde akmaz, zihnimiz orada değildir. Böyle bir günde fotoğraf çekmeden dönmek başarısızlık değildir. Fotoğrafçının olgunlaşması biraz da bunu kabul edebilmesiyle ilgilidir.
“Her bekleyiş fotoğrafla sonuçlanmaz, ama her iyi fotoğrafın ardında biraz bekleyiş vardır.”
Doğa fotoğrafçısı ışığı bekler. Sokak fotoğrafçısı insanı bekler. Portre fotoğrafçısı karşısındaki insanın yüzündeki maskenin düşmesini bekler. Belgesel fotoğrafçı bulunduğu ortamdaki insanların kendi varlığını unutmasını bekler. Manzara fotoğrafçısı bulutun yer değiştirmesini, sisin kalkmasını ya da güneşin birkaç derece daha alçalmasını bekler. Türler değişir ama fotoğrafçının zamanla kurduğu ilişki değişmez. Fotoğraf, zamanı durdurduğu kadar fotoğrafçıya zamanın içinde durmayı da öğretir.
Belki de yıllar geçtikçe değişen en önemli şey budur. Başlangıçta fotoğrafçı gördüğü her şeyi çekmek ister. Sonra neyi çekeceğini öğrenir. Biraz daha zaman geçtiğinde ise neyi çekmeyeceğini öğrenmeye başlar. Asıl ustalık da burada belirir. Deklanşöre basmak kolaydır.
Önünüzde duran iyi ihtimale rağmen biraz daha beklemek, ilk gördüğünüzle yetinmemek ve gerektiğinde hiç çekmeden yürüyüp gitmek çok daha zordur.
Fotoğrafın içinde zaman yalnızca enstantane değeri değildir. 1/125, 1/500 ya da 1/2000 saniye bize pozlamanın süresini söyler. Ama iyi bir fotoğrafın zamanı bunun çok öncesinde başlar. Fotoğrafçının baktığı, düşündüğü, yürüdüğü, beklediği ve bazen vazgeçtiği bütün süre o karenin görünmeyen parçasıdır.
Sonunda deklanşöre bastığımızda makine yalnızca küçücük bir zaman dilimini kaydeder. Oysa fotoğrafçı bilir ki o küçücük zamanın arkasında çok daha uzun bir zaman vardır.
Belki de fotoğrafçılığın bize öğrettiği en güzel şeylerden biri budur:
Bazen doğru anı yakalamak için hızlı olmak değil, geç kalmaktan korkmayacak kadar sabırlı olmak gerekir.