Bir okul yolunda yükselen silah sesi ve hepimizin duyması gereken büyük soru
Bazı sabahlar vardır.
Güneş doğar, çocuklar çantalarını omuzlarına takar, anneler son kez “Dikkat et, akşam görüşürüz.” der. Servisler hareket eder, okul kapıları açılır. Koridorlarda zil sesleri, sınıflarda genç sesleri birbirine karışır.
Hayat, olması gerektiği gibi devam eder.
Ta ki bir gün…
Bir okul yolunda silah sesi duyulana kadar.
22 Eylül sabahı Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, öğrencilerin okula gittiği sırada bir okulun yakınında silahlı saldırı gerçekleşti. 11 öğrenci yaralandı; bazı öğrencilerin durumunun ağır olduğu açıklandı. Olayın ardından soruşturma başlatıldı, Millî Eğitim Bakanlığı müfettiş görevlendirdi ve öğrenci, öğretmen ve velilere yönelik psikososyal destek çalışmaları başlatıldı.
Bir eğitimci olarak bu haberi okuyup yalnızca “Okul güvenliği nasıl sağlanacak?” diye sormak mümkün mü?
Elbette soracağız.
Ama yetmez.
Çünkü bazı olaylar vardır; yalnızca güvenlik kameralarının, okul kapılarının, polis tedbirlerinin ve soruşturma dosyalarının konusu değildir.
Bazı olaylar bize toplum olarak nerede durduğumuzu da gösterir.
İşte o zaman insanın zihninde tek bir soru belirir:
Nereye gidiyoruz?
Belki de asıl meselemiz, çocuklarımızın artık yalnızca bizim çocuklarımız olmaktan çıkmış olmasıdır.
Onları evde biz büyütüyoruz sanıyoruz.
Okulda öğretmen yetiştiriyor sanıyoruz.
Oysa çocuğun cebinde bütün dünyanın dolaştığı bir ekran var.
Bir parmak hareketiyle başka bir hayatın içine giriyor.
Bir videoda şiddeti görüyor.
Bir başka videoda küfrü duyuyor.
Bir şarkıda uyuşturucuyu, parayı, kolay yoldan kazanmayı veya başkasını küçümsemeyi sıradanlaştıran sözlerle karşılaşıyor.
Bir dizide güç, merhametin önüne geçiyor.
Bir sosyal medya hesabında mahremiyet teşhir ediliyor.
Bir başka yerde “sınırlarını aş”, “kimseyi dinleme”, “anı yaşa”, “ne istiyorsan yap” deniliyor.
Bütün bunlar olurken biz çoğu zaman çocuğumuza sadece şunu soruyoruz:
“Derslerini yaptın mı?”
Belki de biraz daha fazlasını sormalıyız.
“Bugün zihnine ne girdi?”
Çocuklarımıza yıllardır “özgür ol” diyoruz.
Ne güzel bir söz…
Fakat özgürlüğü sorumluluktan ayırdığımız anda anlamını kaybediyor.
Çocuğa “Kendi kararını ver.” diyoruz.
Ama “Verdiğin kararın sonucunu da taşı.” demeyi unutuyoruz.
“Kendin ol.” diyoruz.
Ama “Kendin olurken nasıl bir insan olacaksın?” sorusunu sormuyoruz.
Özgüven diyoruz.
Bazen kibri besliyoruz.
Sınırları aşmak diyoruz.
Bazen sınırın insanı koruyan tarafını unutuyoruz.
Kimse sana karışamaz diyoruz.
Fakat çocuğa, “Sen de başkasının hayatına hoyratça karışamazsın.” demeyi ihmal ediyoruz.
Oysa özgürlük, sorumlulukla birlikte güzeldir.
Özgüven, tevazuyla birlikte anlamlıdır.
Cesaret, vicdanla birleştiğinde değerlidir.
Ve insanı insan yapan şey biraz da kendisine koyabildiği sınırlardır.
Sonra hayatımıza bir başka cümle yerleşti:
“Anı yaşa.”
Elbette yaşayalım.
Ama insan yalnızca bugünden ibaret değildir ki…
Dün vardır.
Yarın vardır.
Bir sözün yarını vardır.
Bir öfkenin yarını vardır.
Bir yanlışın yarını vardır.
Bir çocuğun bugün yaptığı tercihin, belki de yıllar sonra karşısına çıkacak bir bedeli vardır.
O yüzden çocuklarımıza yalnızca “Bugün ne istiyorsun?” diye değil,
“Yarın bununla karşılaştığında ne hissedeceksin?”
diye de sormalıyız.
Çünkü gelecek duygusunu kaybeden bir gençlik, yalnızca bugünün peşinden koşmaya başlayabilir.
Ve insan, geleceği düşünmeyi bıraktığında ölçüsünü de kaybedebilir.
Bir de “ayıp” kelimesini hayatımızdan neredeyse tamamen çıkardık.
Oysa burada sözünü ettiğim ayıp, baskı kuran, insanı susturan bir ayıp değil.
Vicdanın ayıbı.
İnsanın başkasına yaptığı kötülük karşısında yüzünün kızarması…
Birini incittiğinde içinin sızlaması…
Bir haksızlık karşısında rahatsız olması…
Bir başkasının mahremiyetine saygı göstermesi…
Bir çocuğun yanlış yaptığında utanabilmesi bile bazen bir erdemdir.
Bugün ise bazı ortamlarda mahcubiyet zayıflık, tevazu eziklik, sakinlik siliklik gibi sunulabiliyor.
Daha çok görünmek…
Daha çok beğenilmek…
Daha çok konuşulmak…
Daha çok izlenmek…
Sanki hayatın yeni başarı ölçüleri bunlar.
Ve sosyal medya bize bazen garip bir ders veriyor:
“Dikkat çekiyorsan varsın.”
Oysa insan görünmediği zaman da değerlidir.
Alkışlanmadığı zaman da değerlidir.
Kimse beğenmediğinde de değerlidir.
Çünkü insanın değeri, başparmak işaretleriyle ölçülmez.
Bir başka kapıdan da popüler kültür giriyor hayatımıza.
Kitaplar, filmler, müzikler, dijital platformlar…
Bunların hiçbirine toptan düşmanlık etmek elbette doğru değil.
Tam tersine çocuklarımız okusun, dinlesin, izlesin, düşünsün, sanatla buluşsun.
Fakat ne okuduğunu, ne izlediğini, ne dinlediğini konuşmadan çocuğumuzu kültürle buluşturduğumuzu sanmak da eksik kalır.
Çünkü hikâyeler yalnızca hikâye değildir.
Hikâyeler karakter öğretir.
Karakterler davranış öğretir.
Davranışlar zamanla normalleşir.
Bir kötülük sürekli gösterildiğinde, bir süre sonra kötülük olmaktan çıkıp “karakter özelliği” gibi algılanabilir.
Şiddet romantikleştirilebilir.
Uyuşturucu bir “hayat tarzı” gibi sunulabilir.
Sorumluluktan kaçmak özgürlük gibi gösterilebilir.
Mahremiyet teşhir edilebilir.
Ve çocuk, bütün bunların karşısında henüz hayatın bütün süzgeçlerine sahip değildir.
Çocuk gördüğüne inanır.
Çocuk sevdiğini taklit eder.
Çocuk kahramanını seçer.
İşte tam burada yetişkin olmak başlar.
Bugün anne babalara her zamankinden daha büyük bir görev düşüyor.
Çocuğun odasına girmek yetmiyor.
Dünyasına girmek gerekiyor.
Kimleri takip ediyor?
Kimleri seviyor?
Hangi sözleri tekrar ediyor?
Neye öfkeleniyor?
Neye gülüyor?
Hangi davranışı “normal” kabul ediyor?
Bunları bilmek gerekiyor.
Çünkü hiçbir kariyer planı ebeveynlikten daha önemli değil.
Hiçbir makam çocuğumuzdan daha kıymetli değil.
Hiçbir sınav sonucu, çocuğumuzun karakterinden daha değerli değil.
Çocuğumuza dünyanın en iyi eğitimini verebiliriz.
Ama ona vicdan vermeyi ihmal edersek, eğitim eksik kalır.
Manisa’daki olay bize bir başka gerçeği de hatırlattı:
Okul güvenliği sadece okul kapısında başlamaz.
Elbette fiziki güvenlik şarttır.
Okul çevresindeki riskler belirlenmeli, silaha erişim engellenmeli, güvenlik tedbirleri güçlendirilmeli, tehdit ve şiddet belirtileri ciddiye alınmalı.
Ama bunun yanında aile, okul, rehberlik servisleri, güvenlik birimleri ve ilgili kurumlar arasında güçlü bir iletişim de gerekir.
Nitekim saldırının ardından yapılan açıklamalarda yalnızca adli soruşturma değil, psikososyal destek ve kurumlar arası koordinasyonun da devreye sokulduğu belirtildi.
Çünkü bazen bir çocuğun attığı çığlık silah sesi olarak çıkmadan önce başka biçimlerde duyulur.
Bir öfke patlaması…
Bir tehdit…
Bir zorbalık…
Bir yalnızlık…
Bir dışlanma…
Bir değişen davranış…
Bir yardım çağrısı…
Mesele, o sesi silah sesine dönüşmeden önce duyabilmek.
Peki ne yapacağız?
Çocuklarımızı dünyadan koparmayacağız.
Ama dünyayı onların yerine seçmesine de izin vermeyeceğiz.
Telefonu sadece yasaklamayacağız; telefonun karşısında nasıl insan kalınacağını öğreteceğiz.
Kitabı sadece okutmayacağız; okuduğu kitabı konuşacağız.
Özgürlüğü sadece anlatmayacağız; özgürlüğün sorumlulukla kardeş olduğunu göstereceğiz.
Çocuğumuzun yalnızca notunu değil, vicdanını da takip edeceğiz.
Onun yalnızca gelecekte ne olacağını değil, bugün nasıl biri olduğunu önemseyeceğiz.
Ve en önemlisi, çocuklarımızla daha fazla konuşacağız.
Ama nasihat etmek için değil.
Dinlemek için.
Çünkü bazen bir çocuğun hayatını değiştiren şey, uzun bir konuşma değil; karşısında gerçekten onu dinleyen bir yetişkinin varlığıdır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en ağır soru şu:
Çocuklarımızı biz mi yetiştiriyoruz, yoksa onları başkalarına mı bıraktık?
Çünkü biz boş bıraktığımız her alanı birileri dolduruyor.
Algoritmalar dolduruyor.
Ekranlar dolduruyor.
Popüler kültür dolduruyor.
Sokak dolduruyor.
Bazen hiç tanımadığımız insanlar dolduruyor.
Sonra bir sabah Manisa’dan bir haber geliyor.
Bir okul yolunda silah sesi duyuluyor.
Ve hepimiz dönüp birbirimize soruyoruz:
“Nereye gidiyoruz?”
Belki artık bu soruyu sormaktan fazlasını yapmalıyız.
Yönümüzü yeniden düşünmeliyiz.
Çocuklarımızı sadece sınavlara değil, hayata hazırlamalıyız.
Onlara yalnızca nasıl kazanacaklarını değil, kazandıkları şey uğruna neyi kaybetmemeleri gerektiğini de öğretmeliyiz.
Sadece özgüveni değil, tevazuyu…
Sadece özgürlüğü değil, sorumluluğu…
Sadece başarıyı değil, emeği…
Sadece kendini değil, başkasını…
Sadece bugünü değil, yarını…
Ve bütün bunların üzerinde vicdanı.
Çünkü bir milletin gerçek geleceği, çocuklarının aldığı puanlarla değil; karakterleriyle kurulur.
Ve unutmayalım:
Çocuklarımızı yetiştirmediğimiz her an, onları birileri yetiştiriyor.
Belki de bugün hepimizin yeniden hatırlaması gereken cümle tam olarak budur.
Çocuklarımızın elinden dünyayı almak değil…
Onları dünyadan kaçırmak değil…
Onlara korkuyla hükmetmek hiç değil.
Onlara dünyayı anlayabilecek bir akıl, kötülüğü ayırt edebilecek bir feraset, doğruyu seçebilecek bir irade ve insan kalmayı başarabilecek bir vicdan kazandırmak.
Çünkü sonunda mesele yalnızca şu değildir:
“Çocuklarımızı nasıl koruyacağız?”
Asıl mesele şudur:
Çocuklarımızı, kendilerini ve başkalarını koruyabilecek insanlar olarak nasıl yetiştireceğiz?
Belki de geleceğimizin bütün meselesi, bu soruya vereceğimiz cevapta saklıdır.
Devamı Gelecek...