Eğitimin Asıl Meselesi: Cevap Vermek mi, Soru Sormak mı?
Eylülün kapısından içeri girdik.
Sınıflar doldu, koridorlar yeniden çocuk sesleriyle buluştu. Şimdi önümüzde uzun bir eğitim öğretim yılı var.
Belki de tam bu noktada kendimize daha önemli bir soru sormalıyız:
Biz çocuklara ne öğretiyoruz?
Daha doğrusu, onlara nasıl düşünmeleri gerektiğini mi öğretiyoruz, yoksa düşünmeyi mi?
Çünkü eğitim, yalnızca doğru cevapları bilmek değildir.
Bazen daha değerlisi, doğru soruyu sorabilmektir.
Bir çocuğun “Neden?” sorusunu küçümsememeliyiz.
“Neden gökyüzü mavi?”
“Bir yıldız neden ışık saçar?”
“Bir makine nasıl çalışır?”
“Bunu başka türlü yapamaz mıyız?”
Bilim çoğu zaman böyle başlar.
Bir soruyla…
Bir merakla…
Bilinmeyenin peşinden gitme cesaretiyle…
Aziz Sancar’ın bilim yolculuğundan Cahit Arf’ın matematik dünyasına, Oktay Sinanoğlu’nun akademik çalışmalarına baktığımızda, başarıların ardında yalnızca zekânın değil; merakın, emeğin ve ısrarın bulunduğunu görürüz.
Büyük bilim insanları her şeyi bilen insanlar değildi.
Bilmediklerinin peşinden giden insanlardı.
Bugün çocuklarımızdan yüksek notlar, iyi sıralamalar ve başarılı sınavlar bekliyoruz.
Elbette bunlar önemlidir.
Fakat bir noktada durup sormalıyız:
Başarılı bir öğrenci yetiştirmekle iyi bir insan yetiştirmek aynı şey midir?
Değildir.
Bilgi önemlidir; fakat bilginin hangi amaçla kullanılacağı daha önemlidir.
Zekâ büyük bir imkândır; ancak vicdanla buluşmadığında insanlığa her zaman fayda sağlamaz.
Bu nedenle okulun görevi yalnızca başarılı bireyler yetiştirmek değil, bilgisiyle sorumluluk duygusunu birlikte taşıyan insanlar yetiştirmektir.
Bir öğrencinin yaptığı hata da bize çok şey anlatır.
Yanlış cevap veren bir çocuğu hemen başarısız ilan etmek yerine, “Bu cevaba nasıl ulaştın?” diye sormak…
Belki de eğitimin en değerli anlarından biridir.
Çünkü hata, doğrunun karşıtı değil; çoğu zaman ona giden yoldur.
Bilim de böyle ilerler:
Deney…
Yanılma…
Tekrar…
Şüphe…
Ve yeniden deneme…
Başarısızlıktan korkan çocuk soru sormaktan, soru sormaktan korkan çocuk ise keşfetmekten uzaklaşabilir.
Oysa bizim ihtiyacımız olan gençler, yalnızca cevapları ezberleyen değil, yeni sorular üreten gençlerdir.
Bir öğretmenin sınıfta söylediği sıradan bir cümle, bir öğrencinin hayatında yıllar sonra bambaşka bir anlam kazanabilir.
Bir kitap…
Bir deney…
Bir yarışma…
Bir “Sen yapabilirsin.” cümlesi…
Bunların hangisinin bir çocuğun geleceğine dokunacağını önceden bilemeyiz.
Öğretmenlik biraz da geleceğe yatırım yapmaktır.
Bugün ektiğimiz tohumun hangi ağaca dönüşeceğini görmeden toprağa emek vermektir.
Belki de çocuklarımıza daha sık şu soruları sormalıyız:
“Kaç aldın?” yerine,
“Ne öğrendin?”
“Kaçıncı oldun?” yerine,
“Neyi başardın?”
Ve belki en önemlisi:
“Bugün neyi merak ettin?”
Çünkü eğitim, çocuğu başkasını geçmeye değil, kendi sınırlarını aşmaya yönelttiğinde gerçek anlamını bulur.
Bugün sınıflarımızda oturan çocukların hangisinin geleceğin bilim insanı olacağını bilmiyoruz.
Belki biri yeni bir teknoloji geliştirecek.
Belki biri bir hastalığın tedavisine katkı sağlayacak.
Belki biri kitap yazacak, biri sanat üretecek, biri yüzlerce çocuğun hayatına öğretmen olarak dokunacak.
Belki de bugün sessizce oturan bir öğrenci, yarın milyonlarca insanın hayatını değiştirecek bir sorunun cevabını bulacak.
Biz bunu bilmiyoruz.
Tam da bu yüzden her çocuğa bir ihtimal olarak bakmak zorundayız.
Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca yer altındaki kaynakları değildir.
Asıl zenginlik, yetiştirdiği insanlardır.
Bilim insanları, öğretmenler, mühendisler, sanatçılar ve araştırmacılar…
Hepsinin hikâyesi bir zamanlar bir okul sırasından geçti.
Bu nedenle eğitim, geleceğe yapılan en uzun vadeli yatırımdır.
Ve bazen bir ülkenin kaderini değiştiren ilk şey, büyük bir projeden önce bir öğretmenin bir çocuğun sorusunu ciddiye almasıdır.
Eylül bize yeniden başlamayı hatırlattı.
Şimdi çocuklarımızın önündeki kapıları biraz daha açma zamanı.
Onlara yalnızca cevapları öğretmeyelim.
Soruların peşinden gitmeyi öğretelim.
Onlara yalnızca başarıyı anlatmayalım.
Çabayı, sabrı ve yeniden başlamayı da anlatalım.
Çünkü yarının dünyasını, bugünün ezberleri değil, bugünün meraklı çocukları kuracak.
Bir öğretmenin anlattığı ders unutulabilir.
Bir sınavın puanı unutulabilir.
Fakat bir çocuğun zihninde uyandırılan merak, hayatı boyunca onunla yürüyebilir.
İşte eğitimin asıl gücü burada saklıdır:
Bir çocuğun sorusunu duyabilmek…
Ve o sorunun peşinden gidebileceğine inanmak.
Çünkü bazen bir çocuğun sorduğu küçük bir soru, bir ülkenin büyük geleceğinin ilk cümlesidir.