Bazı huzurlar vardır; satın alınamaz…

Bazı mutluluklar vardır; rezervasyonla bulunamaz…

Bazı duygular vardır; ne lüks otellerin manzarasında, ne açık büfe sofraların gösterişinde, ne de tatil fotoğraflarının süslü karelerinde yaşanabilir…

Kurban Bayramı’nın huzuru işte böyledir…

Bir çocuğun bayram sabahı babasının elini tutarak camiye yürümesinde saklıdır.

Bir annenin gün doğmadan hazırladığı mütevazı kahvaltı sofrasında…

Bir babanın evladına sessizce ettiği duada…

Bir dedenin torununa öğrettiği tekbirde…

Bir komşunun kapısını çalıp içtenlikle söylediği “Bayramınız mübarek olsun” cümlesinde…

Çünkü Kurban Bayramı yalnızca takvimde yer alan dini bir gün değildir.

O; insanın kendine dönüşüdür…

Ailesine dönüşüdür…

Köklerine dönüşüdür…

Ve en önemlisi Rabbine yeniden yaklaşma fırsatıdır.

Ne yazık ki modern çağın hızlı hayatı içinde bazı değerlerimiz sessizce aşınıyor.

Bayram yaklaşırken yollar çoğu zaman anne evine değil, tatil beldelerine çıkıyor.

Kurban Bayramı bazıları için akraba ziyaretinden çok otel rezervasyonuna dönüşüyor.

Açık büfe sofralar doluyor; ama nice anne sofraları eksik kalıyor.

Otellerdeki kalabalık büyürken, anne babaların bekleyen gözleri biraz daha yalnızlaşıyor.

Elbette dinlenmek hayatın doğal ihtiyacıdır. Kimsenin seyahatine, tatiline söz söylemek değil mesele…

Fakat insan yine de şu soruyu kendine sormadan edemiyor:

Bayram gerçekten deniz manzaralı odalarda geçirilen birkaç gün müdür…

Yoksa yıllardır yolu gözlenen anne kapısını çalmak mıdır?

Babamızın elini biraz daha uzun tutmak mıdır?

Bir mezar taşının başında sessizce Fatiha okumak mıdır?

Eski Anadolu bu sorunun cevabını çok iyi bilirdi.

Bayramdan günler önce evlerde hazırlık başlardı. Evler temizlenir, tatlılar yapılır, çocuklar bayramlıklarını başucuna koyar, heyecandan uyuyamazdı.

Bayram sabahı ezandan önce kalkılırdı.

Baba oğlunun omzuna dokunurdu:
"Haydi evladım… Bayram namazına gidiyoruz."

İşte bayramın ruhu tam burada başlardı.

Çocuklarımızın bunu yaşaması gerekiyor…

Bayram sabahının serinliğinde babasıyla,dedesiyle camiye yürümeyi…

Namaz çıkışında saf tutarak insanların birbirine sarılarak bayramlaşmasını…

Tekbirlerin göğe yükseldiği o manevi iklimi…

Kurbanın başında durmayı…
"Allahuekber Allahuekber, La ilahe illallahü vallahü ekber…"
seslerinin yalnız kulakta değil, kalpte yankılanmasını…

Kurbanın sadece bir kesim işi değil; teslimiyet, şükür, paylaşma ve merhamet ibadeti olduğunu görmeyi…

Çünkü değerler anlatılarak değil, yaşatılarak aktarılır.
Bir çocuğun hafızasında kalan şey çoğu zaman nasihatler değildir…

Babasıyla tuttuğu eldir.
Dedesiyle getirdiği tekbirdir.
Annesinin hazırladığı bayram sofrasıdır.

Komşu ziyaretlerinde gördüğü muhabbettir.
Biz çocuklarımıza bunları yaşatmazsak…
Bayramı yalnızca tatil programına, otel etkinliğine, açık büfe saatine indirgersek…

Kendi köklerinden kopmuş, kendi kültürüne yabancı bir nesilden ne farkımız kalır?

Çocuklarımız bayram sabahı babasıyla saf tutmayı bilmiyor; dedesinin duasını duymuyor; kurban paylaşımını, komşuluk hukukunu, akraba ziyaretlerini yaşamıyorsa…
yalnız bir bayram alışkanlığını değil, bir medeniyet hafızasını kaybediyoruz demektir.

Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki:
"Akrabalık bağlarını koparan kimse cennete giremez."
Ne kadar güçlü… Ne kadar düşündürücü…

Bugün aynı şehirde yaşayan kardeşlerin yılda bir kez bile görüşemediği, komşuların birbirinin adını bilmediği, anne babaların telefon başında “Bu bayram gelirler mi?” diye beklediği bir çağdayız.

Oysa Anadolu insanı bayramı yalnızca bireysel mutluluk değil; akrabalık, komşuluk ve merhamet mektebi olarak görürdü.
Bir tabak et komşusuz yenmezdi.

Kapısı çalınmamış yaşlı bırakılmazdı.

Uzak akrabalar “işim var” bahanesiyle unutulmazdı.
Mezarlık ziyaretleri ihmal edilmezdi.

Çünkü onlar biliyordu ki sofraları bereketlendiren yemek değil; paylaşmaktır.

Mevlânâ ne güzel söyler:
"Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir."

Bayram işte o ortak duygunun adıdır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
"Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne kanları; Allah’a ulaşacak olan sizin takvanızdır."

Demek ki mesele yalnızca kurban kesmek değildir…

İnsanın kendi içindeki kibri kesebilmesidir.

İhmalini…

Bencilliğini…

Duyarsızlığını…

Önceliklerini…

Belki biraz tatil planlarımızı değil ama önceliklerimizi yeniden düşünmeliyiz.

Bayramı otel lobilerinin yapay kalabalığında değil; anne evinin mütevazı sofrasında aramalıyız.

Çünkü bazı sofralarda çeşit azdır ama dua çoktur.


Bazı evler küçüktür ama içindeki sevgi dünyalardan büyüktür.

Ve unutulmamalıdır ki…

Bir annenin bekleyişi hiçbir otelin konforuyla ölçülemez…

Bir babanın duası hiçbir tatil programının sunamayacağı kadar büyük bir huzurdur.

Bir milletin geleceği yalnızca yaptığı yollarla, kurduğu binalarla, ekonomik göstergeleriyle değil; evlatlarına aktarabildiği değerlerle ölçülür.

Eğer çocuklarımız bayram sabahı babasıyla camiye yürümeyi bilmiyorsa…

Tekbir seslerinin ruhunu hissetmiyorsa…

Kurbanın başındaki teslimiyeti, paylaşmanın bereketini, komşuluk hukukunu, büyüklerin elini öpmenin anlamını yaşayarak öğrenemiyorsa…

Sadece bir bayram kültürünü değil, aynı zamanda bir medeniyet hafızasını da yavaş yavaş kaybediyoruz demektir.

Belki bu bayram biraz yavaşlamalıyız…

Telefonlarımızı biraz susturmalı…

Anne kapısını daha sık çalmalı…

Babanın sesini daha dikkatle dinlemeli…

Komşunun halini sormalı…

Uzak akrabayı aramalı…

Çocuklarımızın elinden tutup onları bayramın ruhuyla tanıştırmalıyız.

Çünkü yıllar sonra hafızalarda kalacak olan şey; gidilen oteller, çekilen tatil fotoğrafları ya da açık büfe sofralar olmayacak…

Bir bayram sabahı babasının yanında saf tutan çocuğun gözlerindeki heyecan olacak…

Annenin hazırladığı mütevazı sofranın sıcaklığı olacak…

Dedesiyle getirilen tekbirler olacak…

Komşu kapısında paylaşılan samimiyet olacak…

Ve insan yıllar sonra dönüp hayatına baktığında belki şunu anlayacak:

Asıl zenginlik sahip olduklarımızda değil, koruyabildiğimiz değerlerde saklıydı…

Asıl huzur uzaklarda değil, anne duasındaydı…

Asıl bayram tatilde değil…

Gönülde, sofrada, duada, ailede ve bizi biz yapan köklerimizde yaşanıyordu…