Sevgili okurlarım,
Yaz tatilinin son günlerine yaklaşırken milyonlarca evde aynı telaş başladı. Çantalar hazırlanıyor, defterler alınıyor, formalar deneniyor. Ama okul kapıları açılırken yalnızca ders zilini değil; çocuklarımızın güvenliğini, ailelerin omuzlarına binen ekonomik yükü ve okullarımızın gerçek durumunu da konuşmak gerekiyor.
Yeni eğitim öğretim yılı 14 Eylül’de başlayacak. Millî Eğitim Bakanlığının yayımladığı genelgede okul giriş çıkışlarının kontrollü yapılması, kör noktaların aydınlatılması, yaya ve araç trafiğinin ayrılması ve olası güvenlik risklerinin önceden belirlenmesi isteniyor.
Son günlerde çok konuşulan konulardan biri de okullarda görevlendirilmesi planlanan 30 bin güvenlik görevlisi. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre çalışma 81 ili kapsıyor ve sürecin İŞKUR üzerinden yürütülmesi bekleniyor. Ancak 21 Ağustos itibarıyla başvuru takvimi ve şartları henüz netleşmiş değil.
Elbette güvenlik görevlisi önemli. Ama bana göre okul güvenliği sadece kapıda başlıyor demek büyük bir eksiklik olur. Çünkü bazen asıl tehlike kapının dışında değil, koridorun içinde yaşanıyor.
Akran zorbalığından söz ediyorum.
Bir çocuğa sürekli lakap takmak, onu arkadaşlarının önünde küçük düşürmek, dışlamak, tehdit etmek, eşyalarını almak ya da fiziksel şiddet uygulamak... Bir de artık bunların üzerine sosyal medya ve mesajlaşma gruplarındaki siber zorbalık eklendi.
“Çocuktur, aralarında olur” deyip geçmeyelim.
Çünkü bizim birkaç dakikada unuttuğumuz bir söz, bir çocuğun yıllarca unutamadığı yara olabilir. Sürekli yalnız oturan, teneffüse çıkmak istemeyen, eşyaları kaybolan, sabah okula gitmemek için bahaneler üreten bir çocuk aslında bize bir şey anlatıyor olabilir.
Bazen çocuk konuşmaz; davranışları konuşur.
Bir de madalyonun ailelere bakan ekonomik yüzü var.
Ben ağustos ayına artık biraz da “dert ayı” diyorum. Çünkü okul çağında çocuğu olan aile için ağustos ayı yalnızca tatilin sonu değil, masrafların başlangıcı anlamına geliyor.
Üstelik bütün bunları net asgari ücretin 28 bin 75 lira 50 kuruş olduğu bir ülkede konuşuyoruz.
Çanta, forma, ayakkabı, defter, kalem, kırtasiye, beslenme, servis...
Güncel piyasa araştırmalarında yalnızca temel bir okul çantasını doldurmanın yaklaşık 2 bin 500 liraya ulaştığı, kırtasiye ve üniforma giderlerinin 5 bin lirayı aşabildiği, bazı servis ücretlerinin ise yıllık 90 bin liranın üzerine çıkabildiği görülüyor.
Şimdi bir de evde iki çocuk olduğunu düşünün.
Hatta üç...
Aynı maaşla kira ödenecek, mutfak dönecek, elektrik, su, doğalgaz faturaları karşılanacak ve çocuk okula hazırlanacak.
Bir anne mağazada çantasının fiyatına bakarken belki kendi ihtiyacından vazgeçiyor. Bir baba çocuğunun istediği ayakkabıyı alabilmek için başka bir harcamayı erteliyor. Çocuk bunların hiçbirini bilmesin, okulun ilk günü arkadaşlarının yanında kendisini eksik hissetmesin diye aileler sessizce bütçe hesabı yapıyor.
İşte bana göre meselenin en can acıtan tarafı burada.
Bütün bunların üzerine bir de “kayıt parası”, “bağış”, “okul ihtiyacı” gibi isimlerle velinin karşısına yeni rakamlar çıkarılmamalı. Bakanlığın yayımladığı genelge bu konuda açık: e-Okul üzerinden otomatik gerçekleştirilen kayıtlarda kayıt parası veya başka bir isim altında zorunlu ücret talep edilemez.
Bağışın adı üzerinde; bağıştır.
Gönülden verilir. Mecbur bırakılıyorsa başka bir şeydir.
Aynı hassasiyet okul ihtiyaç listelerinde de gösterilmeli. Veliyi belirli markalara, pahalı kırtasiye setlerine veya gerçekten gerekli olup olmadığı tartışılabilecek malzemelere mecbur bırakmanın hiçbir anlamı yok.
Eğitim, ailelerin ekonomik gücünün yarıştırıldığı bir alan olmamalı.
Gelelim bir başka can sıkıcı konuya: okul tuvaletleri...
Yıllardır konuşuyoruz.
Bir okulun başarısı sadece sınav sonuçlarıyla ölçülmez. Çocuğun sabun bulabildiği, temiz suya ulaşabildiği, kapısı kapanan, kötü kokmayan ve düzenli temizlenen bir tuvalete girebilmesi de eğitimin bir parçasıdır.
Çocuğumuza “ellerini yıka, temizliğine dikkat et” diyoruz. Peki ona bunun şartlarını sağlayabiliyor muyuz?
Asıl sorulması gereken soru bence bu.
Kameralar olacak, güvenlik görevlileri bulunacak, okul kapıları kontrol edilecek. Bunların hepsi gerekli. Ama güvenli okul benim gözümde sadece kapısında güvenlik görevlisi bulunan okul değildir.
Güvenli okul; bir çocuğun öğretmenine korkmadan “Bana bunu yapıyorlar” diyebildiği yerdir.
Temiz okul; velinin çocuğuna “Tuvalete gitme, eve kadar dayan” demek zorunda kalmadığı yerdir.
İyi okul ise ailesinin ekonomik durumundan dolayı hiçbir çocuğun kendisini diğer arkadaşlarından eksik hissetmediği yerdir.
Çocuklarımızı sabah evden çıkarırken onları yalnızca matematik, Türkçe ya da fen öğrenmeye göndermiyoruz.
Onları hayatı öğrenmeye gönderiyoruz.
O hayatın içinde korkunun yerine güven, aşağılanmanın yerine saygı, pisliğin yerine temizlik, ayrımcılığın yerine eşitlik olmalı.
Çünkü çocuklarımız bizim en kıymetlilerimiz.
Ve bir ülkenin geleceği gerçekten okul kapısından içeri giriyor.
O kapının ardında onları nasıl bir dünyanın karşıladığı ise sadece öğretmenin, müdürün ya da velinin değil; hepimizin meselesi.
Yeni eğitim öğretim yılında bütün çocuklarımıza başarıdan önce sağlık, huzur ve güven diliyorum.
Çünkü huzurlu olmayan bir çocuk öğrenemez, kendisini güvende hissetmeyen bir çocuk geleceğe güvenle bakamaz.
Bir sonraki hafta başka bir konuyla hayata dokunmak üzere, hoşça kalın, sağlıkla kalın.