Sevgili Okur,
Bu günlerde biyografi okumalarım sayesinde yeni bir isimle tanıştım ve yaşanmışlık hikâyelerine bayıldım. Adı Zuhal Mansfield. Kitabın adı Sor Bi’ Pişman Mıyım? Dünya Ticaretinin Ortasında Bir Seyyah.
Zuhal Mansfield bir iş insanı. Hem de nasıl girişimci bir iş insanı. Dünyanın onlarca ülkesinde ticaret yaptığını anlatırken bir yerde, “Birçok ülkede iş yaptık, sadece ülkem dediğim Türkiye’de dolandırıldım.” diyor.
Maalesef bizde böyle.
Çok değerli insanları şöyle bir kenara ayırırım ancak dolandırmak bizim ata sporumuzdur.
Bu bazen bir kuyruktan başlar.
Geçen gün PTT’de sıra bekliyorum. Ata sporumuzu madalyon gibi boynuna asmış bir kişi, o kadar bekleyeni hiçe sayarak öne geçmeye çalıştı. Ben uyardım. Kötü bir şey yapmışım gibi başını sallayarak sıraya girdi.
Bu davranışın altında ne yatabilir?
Onun vakti hepimizden daha kıymetli diye düşünmüş olabilir. Kendini sıra beklemeyecek kadar değerli görmüş olabilir. “Bunlar ses çıkarmaz.” diye düşünmüş olabilir.
Varsayım çok.
Öz değer mi işin içine giriyor, yoksa insanın kendisine tanıdığı küçük ayrıcalıklar mı zamanla başka şeylerin kapısını açıyor?
Şöyle bir araştırdım. Dolandırıcılık elbette bize özgü değil. Avrupa tarihinde de yüzyıllardır belgelenmiş sayısız dolandırıcılık ve mali sahtekârlık örneği var.
Şimdi “Dolandırıcılık ata sporu derken ecnebi çok mu iyi?” diyen de çıkacaktır elbet.
O çıkan, yazının başındaki çok değerli insanlardan farklı bir yerde dursun.
Evet, Batı tarihinde de ne olaylar olmuş. Mesele insanların bir coğrafyada doğuştan daha dürüst olması değil. Bana göre asıl fark, zaman içerisinde kişinin sözüne duyulan ihtiyacı azaltacak kurumların, kuralların ve denetim mekanizmalarının ne kadar kurulabildiğinde ortaya çıkıyor.
Sektörde Amerika ve Avrupa menşeli ürünleri satan bir arkadaşımla seneler sonra hacimli bir iş yaptım. İstanbul’dan ziyaretime geldi.
Bu arkadaşım yirmi senedir aynı firmada. Birkaç sene önce firma sahibi, ayrılmasını istemediği için birlikte yeni bir firma kurmuşlar.
Biraz konuştuk.
“Tek başına neden yapmadın diyenler oldu ama böyle mutluyum Serhat.” dedi.
Her şey yazılı çizili.
Prosedür işliyor.
Bir sistem var yani.
Anlattıklarına şaşırdım.
“Kim bu lambadan çıkan sihirli ortak, adı ne?” dedim.
Söyledi.
Ortağı başka bir ülkenin vatandaşı.
Şöyle bir baktım:
“Şimdi oldu. Onların çalışma sistemi var.” dedim.
Peki neden bizde sistem kişilerin önüne geçmekte bu kadar zorlanıyor?
Yurt dışında gördüğüm bir şantiyede üç ortak vardı. İkisi Türk, biri yabancıydı. Ben de o şantiyede bulundum.
Şantiyenin sonuna doğru işler karıştı. Ofiste tartışmalar yaşandı, içeride ciddi bir kaos oluştu. Daha sonra ortaklardan birinin Türkiye’de bulunduğu sırada şantiye kasasındaki yüklü miktarda paranın kaybolduğu iddia edildi. Diğer iki ortak birbirini suçlamaya başlayınca kavganın sebebi de ortaya çıktı.
Kimin haklı olduğunu bilmiyorum.
Zaten yazının meselesi de bu değil.
Mesele, sistem kişilerin birbirine duyduğu güvenin üzerine kurulmuşsa güven ortadan kalktığında geriye ne kaldığı.
Hayatımın bu evresinde iş dünyasında sisteme takmış durumdayım.
Sistem diyorum, başka bir şey demiyorum.
Bunun birçok sebebi var.
Şöyle suyu bulandıran, “Ya o öyle de bu böyle.” diyen biriyle karşılaştığınız zaman bilin ki o bulanık suyun içinde bir şeyler karışıyordur.
Çünkü sistemin en güzel tarafı kişilerin hafızasına, iyi niyetine veya o günkü ruh hâline ihtiyaç duymamasıdır.
Zuhal Mansfield kitapta Avrupa’daki ticari hayatla Türkiye arasındaki farklara da değiniyor. Benim oradan çıkardığım sonuç şu: Bir insanın ticari geçmişi, sistemin güçlü olduğu yerde yalnızca kendi meselesi olarak kalmıyor. İtibar, kredi, görev ve yeni ticari ilişkiler üzerinde karşılığı oluyor.
Türkiye’de ise şirket kurmak kolay.
Doğru.
İstanbul merkezli bir şirkette bölge müdürü olduğum dönemde sürekli çalıştığımız bir firma vardı. Bir gün firmanın çeki karşılıksız çıktı.
Nasıl bir yol izleyeceğimizi konuşmak için toplantıya gittiğimde, senelerdir çalıştığım kişi:
“O benim borcum değil, şirketin borcuydu. Ben zaten müdür değilim, yetki diğer ortağımda.” dedi.
Yıllarca aynı masada oturuyorsunuz.
Sonra bir gün masa ortadan kalkıyor ve herkes sandalyesinin kendisine ait olduğunu söylüyor.
Kısa bir süre sonra da İstanbul’a gitti.
İşte böyle.
Dolandırıcılığın altında birçok psikolojik sebep yatabilir. Kişi kendisini herkesten daha uyanık görebilir. Kendisine diğer insanlardan daha fazla hak tanıyabilir. Yakalanmayacağını düşünebilir.
Ama yalnızca insanların psikolojisine bakarsak yine kişilerin içinde kayboluruz.
Benim bugün daha fazla ilgilendiğim yer başka:
Sistem.
Belki de mesele kimin daha uyanık olduğu değildir.
Uyanıklığa ihtiyaç bırakmayacak sistemi kurabilmektir.
Çünkü su bulanıksa herkes birbirinden şüphe eder. Kurallar açıksa kimin ne söylediğinden çok, sistemin ne söylediği önem kazanır.
Bizim de bulanık suda daha iyi yüzmeye değil, suyu berraklaştırmaya ihtiyacımız var.
Sağlıcakla.