Sevgili Okur,
Ahmet San’ın San – Hiçbir Şey İmkânsız Değildir kitabını okuyorum. Çok beğendim ve mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Kitapta birçok nokta atışı yaşanmışlığın yanında, insanlarla uğraşabilme sanatına ve yönetim tarzına bayıldım.
Okuduklarım, günümüzde yaşadıklarımızı zihin haritamda daha doğru bir yere konumlandırdı.
Bugünün şartları zor. Ekonomik sebepler baş göstermeye başladığında, deve kuşu ve başını gömme zamansız jimnastiği daha bir su yüzüne çıkar. Maskeler düşer, gerçekler konuşmaya başlar.
Özellikle finansa ulaşımın çok virajlı olduğu dönemlerde daha dikkatli olmak gerekiyor.
“İnsan yönetmek bir sanattır.” diye söylerler. Peki kim gerçekten insanları yönetebildiğini söyleyebilir ki? Daha doğrusu, insanlar gerçekten yönetilmeli midir?
Ahmet San, başarısında insan yönetiminin ve kurduğu ilişkilerin önemli bir yeri olduğunu anlatıyor.
Fazla ego ve kişisel çatışmalar yüzünden kaç projenin heba olduğunu gördü bu gözler. O da işin başka bir boyutu aslında.
Kısa bir araştırma yaptım ve karşıma ilginç bir çalışma çıktı.
Casciaro ve Lobo’nun 2008 yılında Administrative Science Quarterly dergisinde yayımlanan araştırması, üç farklı kurumdaki çalışan ilişkilerini hiyerarşik Bayes modelleriyle inceliyor. Bulgular oldukça düşündürücü: Bir çalışana karşı olumsuz duygu oluştuğunda, o kişinin mesleki yetkinliğinin iş birliği seçimindeki etkisi neredeyse önemsiz hâle gelebiliyor.
Kısacası insanlar yalnızca “Bu işi en iyi kim yapar?” sorusuyla hareket etmiyor. Kiminle çalışmak istedikleri de kararın önemli bir parçası oluyor.
Doğru mu sizce?
Son dönem projelerine baktığımda ben bunun izlerini görüyorum.
Bazen şartlar zorlaşır. İşler ters gitmeye, masadaki alan daralmaya başlar. İşte öyle zamanlarda yetkin olmayan kişilerin çaldığı borazan daha bir etki yaratır. Ses yükseldikçe doğru ile yanlışın arasındaki mesafe de bulanıklaşır.
Geçmiş yıllardan bir proje biliyorum.
Uzak illerden birinde, projenin karar vericisiyle müteahhit firmanın şantiye yöneticisinin yıldızı hiç barışmadı; dilek tutmadan kaydı.
Bir süre sonra mesele projeden çıktı, iki insanın meselesine dönüştü. İki artı iki onlar için bazen beş de oldu, üç de. Sonunda idare ile firma mahkemelik oldu.
Burada taraflardan hangisinin daha az yetkin olduğu aslında önemli değil.
Biraz geriye çekilip geniş çerçeveden baktığınızda iki kişinin çatışması yalnızca iki kişiyi etkilemedi. Proje etkilendi, şirketler etkilendi, çalışanlar etkilendi. Bizim işimiz bile yarım kaldı.
İşte insan yönetiminin “sanat” tarafı belki de tam burada başlıyor.
Herkesi sevmek mümkün değil. Herkesin bizi sevmesini sağlamak da mümkün değil. Üstelik her anlaşmazlıkta haklıyla haksız arasındaki çizgi de düşündüğümüz kadar berrak olmayabilir.
Ama kişisel ilişkinin mesleki yetkinliği tamamen örttüğü yerde başka bir sorun başlıyor.
Çünkü iyi yönetim, en çok sevdiğimiz insanlarla çalışmak değildir. Sevmediğimiz bir insanın doğru söylediği yerde de bunu görebilmek; sevdiğimiz bir insanın yanlış yaptığı yerde de “yanlış” diyebilmektir.
Bugün hepimiz ülke gündemini takip ediyoruz. Makrodan mikroya, benzer gerilimleri hemen yanı başımızda da görüyoruz. Şartlar zorlaştıkça sesler yükseliyor, taraflar belirginleşiyor, insanlar birbirini daha hızlı etiketliyor.
Belki de böyle dönemlerde bize düşen, kimin borazanı daha yüksek sesle çaldığına değil, kimin ne söylediğine bakabilmek.
Çünkü ses yükseldikçe hakikat değişmiyor.
Sadece duymak zorlaşıyor.