Sevgili okurlarım,
Bir ülkeyi güçlü yapan yalnızca yolları, köprüleri, binaları ya da rakamları değildir. Bir ülkeyi gerçekten güçlü yapan şey, insanının yüzündeki tebessüm, gencinin kurduğu hayal, çocuğunun geleceğe duyduğu güven ve yaşlısının yarına dair taşıdığı huzurdur. Ne yazık ki bugün sokağa çıktığımızda en çok karşılaştığımız duygu umut değil; geçim kaygısıdır.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte işe yetişmeye çalışan insanlara bakıyorum. Kimisi tek maaşla ay sonunu getiremediği için ikinci bir işte çalışıyor. Kimisi yıllarca emek vererek okuduğu üniversite diplomasını cebine koymuş, bambaşka bir sektörde sadece hayatını sürdürebilmek için mücadele ediyor. Hayat, birçok insan için yaşamaktan çok ayakta kalabilme yarışına dönüşmüş durumda.
Üniversite sıralarında bilgiyle büyümesi gereken gençler, harçlık çıkarmak için uzun mesailer yapıyor. Kimi eğitimini donduruyor, kimi okulunu uzatıyor, kimi de hayalini tamamen rafa kaldırıyor. Çünkü bazen kitap almakla faturayı ödemek arasında seçim yapmak zorunda kalıyorlar. Böyle bir tablo, yalnızca ekonomik bir sorun değildir; aynı zamanda geleceğin sessizce eksilmesidir.
Bir başka köşede birbirini seven iki genç var. Yıllardır evlenmenin hayalini kuruyorlar. Ev eşyalarının fiyatına bakıyorlar, kiralara bakıyorlar, düğün masraflarına bakıyorlar ve sonunda aynı cümleyi kuruyorlar: “Biraz daha bekleyelim.” O “biraz”, bazen yıllara dönüşüyor. Hayaller erteleniyor, umutlar yıpranıyor, zaman ise kimseyi beklemiyor.
Emekliye kulak veriyorsunuz, market poşetini nasıl dolduracağını hesaplıyor. Esnafa kulak veriyorsunuz, dükkânını açık tutabilmenin hesabını yapıyor. Çiftçiye kulak veriyorsunuz, üretmek istiyor ama maliyetlerden yakınıyor. Sanayici önünü göremediğini söylüyor. Anne babalar çocuklarının geleceğini düşünmekten uykusuz kalıyor. Toplumun ortak dili neredeyse aynı kelimelerde buluşuyor: geçim, gelecek ve umut.
İşte tam da böyle bir dönemde gündemin bambaşka tartışmalarla meşgul olması insanı ister istemez düşündürüyor.
Son günlerde “Kurtuluş Savaşı mı denmeli, Millî Mücadele mi denmeli?” tartışması geniş yer buldu. Elbette tarih önemlidir. Elbette kullanılan kavramların doğruluğu konuşulabilir. Tarihçiler bunu tartışır, akademisyenler görüşlerini ortaya koyar, eğitimciler değerlendirmelerini yapar. Bunların hepsi demokratik bir toplumun doğal parçasıdır.Fakat insanın aklına şu soru geliyor: Bugün toplumun en acil ihtiyacı gerçekten bu mudur?
Pazara çıkıp etiketlere bakan annenin önceliği bu mudur? Çocuğunun servis ücretini ödemeye çalışan babanın aklındaki soru bu mudur? Mezun olduktan sonra iş bulamamaktan korkan gencin geceleri uykusunu kaçıran mesele bu mudur?
Bazen kelimelerin doğruluğunu konuşurken insanların yaşadığı gerçekleri gözden kaçırıyoruz. Oysa kelimeler, insanların hayatını kolaylaştırdığı ölçüde anlam kazanır. Aç kalan bir çocuğun, borcunu ödeyemeyen bir esnafın, geleceğinden endişe eden bir öğrencinin dünyasında öncelikler çok daha farklıdır.
Toplumun beklentisi tarihini unutmak değildir. Tam tersine, tarihine sahip çıkan bir millet olmak hepimizin ortak sorumluluğudur. Ancak geçmişimize duyduğumuz saygı ile bugünkü sorunlarımıza göstereceğimiz hassasiyet birbirinin alternatifi değildir. İkisini aynı anda başarabilen toplumlar gelişir.
Asıl mesele, hangi kelimeyi kullandığımızdan önce hangi insanın sesini duyduğumuzdur.
Çünkü bir ülkede gençler hayal kuramıyorsa, aileler gelecekten korkuyorsa, öğrenciler okumak yerine çalışmak zorunda kalıyorsa, insanlar evlenmeyi ekonomik sebeplerle erteliyorsa, emekliler ay sonunu hesaplamak zorunda kalıyorsa hepimizin dönüp önceliklerimizi yeniden gözden geçirmesi gerekir.
Gündem, toplumun nabzını taşımalıdır. İnsanların derdini konuşan bir gündem, topluma umut verir. Çözüm arayan bir gündem güven oluşturur. Vatandaşın sesini duyan bir anlayış ise aidiyet duygusunu güçlendirir.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey birbirimizi dinlemektir. Bir öğrencinin sessiz çırpınmalarını, bir annenin mutfaktaki hesabını, bir babanın omuzlarındaki yükü, bir emeklinin mahcup bakışını, bir esnafın kapanan kepengini gerçekten görebilmektir. Çünkü rakamlar kadar insanlar da konuşur; yeter ki onları duymayı bilelim.
Ben inanıyorum ki bu ülkenin insanı çalışkandır, üretkendir, fedakârdır. Yeter ki enerjimizi toplumun gerçek ihtiyaçlarına yöneltelim. Yeter ki tartışmalarımız insanımızın hayatını kolaylaştıracak çözümler etrafında şekillensin. Çünkü güçlü devletler yalnızca tarihini doğru anlatan değil, vatandaşının bugünkü sorunlarını da çözebilen devletlerdir.
Dileğim odur ki yarınlarımız; öğrencilerin sadece sınav kaygısı taşıdığı, gençlerin evlilik hayallerini ertelemediği, emeklilerin market hesabı yapmadığı, ailelerin çocuklarının geleceğine güvenle baktığı ve gündemimizin daha çok umut, üretim, eğitim, adalet ve refah üzerine konuşulduğu günlerle dolsun.
Haftaya bir başka konuyla buluşmak üzere mutlu hafta sonları diliyorum.
Önceliklerimizi Kaybettiğimiz Günlerdeyiz Ama Anlayan Yok……
Burçin Gülbenk
Yorumlar
Trend Haberler
Bakan Güler: Savunma sanayi ihracatı 10 milyar doları aştı
Yeni Maaş Tabloları Netleşti: Memur ve Emekliye Yüzde 13,52 Zam!
Ankaralılar yaz aylarında ATA Çiftliği’nde doğayla buluşuyor
Erdoğan, Trump ile Kol Kola!
Kartal'da kayıp olarak aranan Gülay Polat cinayete kurban gitti
Bursa'da orman ürünleri fabrikasında yangın paniği