"Kurulu düzen, emekçiyi temel ihtiyaçlara mahkûm ederek yalnızlaştırır. Onun yalnızlığındaki tekil çığlıklarının ortak bir iradeye ve toplumsal güce dönüşmesinin sırrı kendisi gibi olanlarla sessiz bir bağ kurduğu yaşam birliğinde saklıdır."
Yaşam birliği ile sınıf bilinci arasında çok yakın bir ilişki vardır. Bireysel gelişim sürecinde yaşam birliği gereksinimi duymayan ve kuramayan insanın sınıf bilinci kazanması; onu mutlu ya da mağdur eden “kurulu düzen” içinde kendisini konumlandırması mümkün değildir.
“YAŞAM BİRLİĞİ” NEDİR?
Yaşam birliği kavramı kabaca; “ortak değerlere, amaçlara ve dayanışmaya dayanan birliktelik” biçiminde algılansa da bu yeterli değildir. Bunların yanı sıra yaşam birliği; “birlikte üretme, birlikte karar alma ve birlikte yaşama iradelerinde uzlaşmayı” da içerir.
Yaşam birliğinin bir örgüt ya da örgütlenme biçimi olduğu düşünülmemelidir. Bireylerin mutlaka bir arada bulunmaları, birbirlerini tanımaları ya da aynı fiziksel çevrenin insanı olmaları gerekmez. Bütün bunlara karşılık yaşam birliği, güçlü bir örgütlülüğün altyapısını oluşturur. Bu anlamda kavram; bireylerdeki yalnız kalmama güdüsünün yarattığı, “kendisi gibi olanlarla birlik olma gereksinimini” karşılayan gönüllü aidiyet duygularının bileşimidir.
KURULU DÜZEN İÇİNDE AİDİYETİN FARKLILAŞMASI
Örneğin; ülkenin herhangi bir yerindeki, yakın çevresi dışında kimsenin varlığından bile haberi olmadığı bir iş insanı, onu var eden, güçlendiren, koruyup kollayan “kurulu düzeni” sürdürmek için içgüdüsünün duyumsattığı gereksinimle yalnız kalmaması ve kendisi gibi olanlarla bir yaşam birliği içinde olması gerektiğini bilir.
Benzer süreç; işçiler, memurlar, emekliler, kent yoksulları ve sürekli bir işi olmayanlardan oluşan “kurulu düzen mağduru” tüm emekçiler için de geçerlidir. Ancak emekçilerin, onları var eden kurulu düzeni sürdürmek değil, değiştirmek için birliğe gereksinimi vardır.
İşte burada temel bir ayrım ortaya çıkar: Kurulu düzen koşullarında, Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisinin” basamaklarını tırmanması engellenen emekçinin bu farklılığı algılaması, tek başınalıktan kurtulma güdüsünün harekete geçmesi ve kendisi gibi olanlarla birlik olma gereksinimi duyumsaması, iş insanındaki gibi kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Tek başınayken yalnızca kendi sıkıntılarıyla boğuşan ne sesi duyulan ne de düzeni değiştirecek gücü olan emekçiyi, patronu da iktidarlar da pek umursamaz.
Kapitalist üretim etkinlikleri doğası gereği, binlerce insanın birlikte ve birbirine bağımlı kolektif çalışma düzenine muhtaçtır ama üretim toplumsal bir nitelik kazanırken, üretilen değere el konulması özel kalmaya devam eder. Kapitalizmin bu iç çelişkisi emekçinin tek başınalıktan kurtulma güdüsünü harekete geçirir ve kendisi gibi olanlarla birlik olma gereksinimi duyumsamasına yol açar. Onun önceki cılız sesi, bu süreçte kendisi gibi olanların birliğine ait olma duygusu geliştikçe gürleşir.
Daha önce, günü kurtarma anlayışıyla yaşam sürdüren emekçinin maddi koşulları değişmese de o birlik içinde kendi sınırlarını aşmaya; kurtuluş yolları aramaya, bulmak için öğrenmeye çabalar ama bunu kendi başına başarması çok zordur.
İŞÇİNİN SINIF BİLİNCİ VE AYDINLARIN GÖREVİ
“Kurulu düzen” karşıtı aydınların görevi işte burada başlar. Karl Marks’ın çeşitli eserlerinde vurguladığı gibi; üretim süreçlerinde “kendiliğinden işçi” konumuyla var olan bireyin “kendisi için işçiye” dönüşmesi “sınıf bilinci” kazanmasına bağlıdır ancak, emekçi yaşam birliği içinde olsa da o bilinç kediliğinden oluşmaz. İşçi, sınıf bilincini kendisiyle doğru ve güçlü bağlar kuran, emekten yana sosyalist aydınların çalışmaları sayesinde ve hak mücadeleleri içinde edinebilir.
Bu çalışmalarla emekçiler,
- Kendilerinin sıkıntılar içindeki yalnız bireyler değil; aynı sorunları paylaşan, çıkarları aynı olan, toplumun çoğunluğunu oluşturan ve yaşamın yaratan emeğin tek sahibi ayrı bir sınıf olduklarının bilincine varırlar.
- Ortak sorunların kaynağının, dışarıdaki başka emekçiler değil, “kurulu düzen” ve bu düzenin koruyup kolladığı sermaye sahipleri olduğunu algılarlar.
- İktisadi ve toplumsal haklarını aramak, sorunlarını çözmek ve sistemi değiştirmek için yaşam birliği içinde olmanın yetmediğini; sendikalarda, çeşitli örgütlerde ve siyasi partilerde bir araya gelerek kitlesel güç oluşturmaları gerektiğini öğrenirler.
Düzen karşıtı aydınların çalışmaları, bireyin tek başına kazanamadığı bilinci görünür kılar, yaşam birliğini bilinç ortaklığına dönüştürür. Yalnızlığın içinden çıkan “ait olma” duygularını toplumsal bir dile çevirir. Böylece kurulu düzen mağduru milyonların sesi, dağınık çığlıklar olmaktan çıkarak muhteşem bir ortak iradeye dönüşür.
O irade eyleme geçtiğinde, yalnızca “kurulu düzeni” değiştirerek emekçileri sömürüden kurtarmaz;
· İnsanın “insan” olmaktan doğan hak ve özgürlüklerinin baskılanmasına,
· Toplumdaki her türden yapay ayrışmaya,
· Silahlanmaya ve bölüşüm savaşlarına,
· Sermayenin doğaya egemen olma sevdasına
Son verecek yeni bir dünya düzenine giden yolun kapısını açar.
Emekçi bireyin, yalnızlıktan kurtulma güdüsüyle başlayan ve “kurulu düzeni” değiştirmeye değin uzanan yolculuğunun rehberi olan “sınıf bilinci” aynı zamanda, insanlığın binlerce yıldır içinde yaşadığı karanlığı dağıtarak geleceğini aydınlatacak tek ışık kaynağıdır. O ışık sönmedikçe umutsuzluğa yer yoktur.