Son günlerde kamuoyunu meşgul eden “Özel Fon” ve Ponzi benzeri saadet zinciri vurgunları, bavullarla taşınan paralar ve arkasından gelen feryatlarla yeni ama bilindik bir sahneye uyandık. Yüksek enflasyonun birikimleri buharlaştırdığı bir ekonomide, “bire beş kazanma” vaadinin her zaman alıcı bulduğu bir süreçte bunların yaşanması, denetimin yetersizliğini de ortaya koydu.

Bu fonlara para yatıranları tümüyle “Masum birer kurban” ilan etmek gerçeği yansıtmadığı gibi, hepsini birden “açgözlü” yaftasıyla bir kenara itmek de sorunu çözmez.

Hani Nasrettin Hoca komşusuna kazanın doğurduğunu müjdelediğinde, komşu büyük bir keyifle kabul etmiş, ama Hoca bir gün “Kazan öldü” dediğinde kıyameti koparmıştı ya, Hoca da taşı gediğine koymuştu: “Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?” Yaşanan tam anlamıyla budur.

Tatlı karlar cebe inerken sessiz kalanların, kazan çatlayınca faturayı devlete, yani garibanın vergisine havale etmeye kalkışması kabul edilemez. Hukuk bu bataklığı kurutmalı, sorumlulardan hesap sormalı ama faturayı millete ödetmeden yaraları sarmalıdır.
Ancak asıl acı gerçek şu. Bireysel açgözlülüklerin yarattığı bu saadet zincirleri, devlet eliyle on yıllardır halkın sırtında işletilen o devasa “kurumsal Ponzi”nin yanında solda sıfır kalır.

Karların birilerinin cebine gittiği, faturasının kamuya, yani halka vergiler ya da enflasyonla çıkarıldığı bir sistem işlemeye devam ediyor.

2001’den Günümüze: Bitmeyen Fatura

Gelin hep birlikte Türkiye’nin hafızasını tazeleyelim:

DSP-ANAP-MHP Koalisyonuyla yönetilen Türkiye’de 2001 krizinde batan 20’yi aşkın bankanın ekonomiye toplam maliyeti yaklaşık 65 milyar doları buldu.

Kriz o kadar büyüktü ki, bundan bunalan halk, 3 Kasım 2002’de yapılan erken seçimde 3Y (Yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla) mücadele vaadiyle seçimlere katılan Adalet ve Kalkınma Partisi’ni tek başına iktidara taşıdı. Üstelik partinin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan milletvekili bile seçilemezken, CHP elini taşın altına koyarak, demokrasi için, Siirt’te seçimlerin yenilenmesi sonucu Erdoğan’a TBMM yolunu açmış ve Başbakan yapmıştı.

AKP iktidarının ilk yıllarında, girdiği ilk seçimde yüzde 7,25 oy alarak gelecekte rakip olabileceğini düşünülen Cem Uzan ve ailesine ait Uzan Grubu mercek altına alındı. Yurtdışına kaçan Cem Uzan rakip listesinden silinirken, İmar Bankası yolsuzluğunun maliyeti dönemin parasıyla 8,5 milyar doları aşmıştı (bugünün değeriyle 14-15 milyar dolara denk geliyor). Çift defter tutularak buharlaştırılan o mevduatları da dönüp dolaşıp Hazine, yani halk, bizler ödedik.

Peşi sıra gelen Çiftlikbanklar, Thodexler denetimsizliğin olağanlaştığı bir zeminde yeşerdi. Ancak asıl büyük tahribat, “Heterodoks model” döneminde bizzat iktidar politikalarıyla yaşandı.

Kur Korumalı Mevduat’ın bütçeye ve Merkez Bankası’na maliyeti 50-60 milyar doları aştı, kuru tutma ısrarında 128 Milyar Dolarlık rezerv arka kapıdan piyasaya boca edildi, geriye kontrolsüz ve bir türlü dinmeyen enflasyon fırtınası kaldı.

Ülkenin dış borç yükü ise 500 milyar dolara dayanarak doğmamış çocukların omzuna senet yapıldı.

Köprüler, Otoyollar, Şehir Hastaneleri: Fatura Hala Kesiliyor

Geçmediğimiz köprülerin, inmediğimiz havalimanlarının, yatmadığımız şehir hastanelerinin garantileri sadece geçmişte kalmıyor, bugün her yeni doğan ve doğacak kişilerin sırtına şimdiden yükleniyor.

Somut rakamlar tabloyu netleştiriyor: 2017-2025 arasında köprü ve otoyol geçiş garantileri için hazineden yaklaşık 282 milyar TL ödendi.
Şehir hastanelerinin kira ve hizmet bedelleri için ise sekiz yıllık dönemde ödenen tutar yaklaşık 328 milyar TL’yi buldu. İkisinin toplamı 610 milyar liraya dayanıyor. Daha vahimi, bu faturanın kapandığına dair bir işaret yok. 2026 bütçe tekliflerinde şehir hastaneleri için yaklaşık 136 milyar TL, otoyol ve köprü garantileri için ise yaklaşık 100 milyar TL civarında yeni ödenek konuşuluyor. Yani mesele geride kalmış bir muhasebe kalemi değil. Her yıl yenilenen, büyüyerek devam eden canlı bir yükümlülük.

Şimdi ise otoyol ve köprülerin yeniden özelleştirilmesi, yani günü kurtarmak için geleceğin bir kez daha satılması tartışılıyor.

Bu Paralarla Ne Yapılabilirdi?

Milyarlarca doların havada uçuştuğu bu soyut rakamları milletin can yakıcı gerçekleriyle karşılaştıralım:
2001 banka batıkları ve İmar Bankası enkazının güncel karşılığıyla, 6 Şubat depreminde yıkılan 11 ildeki tüm konutlar iki defa sıfırdan inşa edilebilirdi.

KKM faturasıyla, beklenen “Büyük İstanbul Depremi” öncesinde riskli yapı stokunun üçte biri kentsel dönüşümle yenilenebilirdi.
Rezerv erimesiyle giden 128 milyar dolarla, 16 milyon emekliye dört yıl boyunca her ay çift maaş verilebilirdi.

Köprü, otoyol ve şehir hastanesi garantilerine giden yüzlerce milyar lirayla ise eğitime ayrılan pay katlanabilir, okullarda güvenlik açığı kapatılabilirdi.

Geçen hafta eğitimin sorunları arasında saydığım okullarda güvenlik sorunu, önceki gün Manisa Turgutlu’daki bir meslek lisesinde yaşanan tüfekli okul saldırısı, 10’un üzerinde evladımızın yaralanmasıyla içimizi yaktı. Okul önlerinde güvenliğin sağlanamaması, rehberlik mekanizmalarının yetersizliği tesadüf değil, kaynakların nereye aktarılmasında benimsenen tercihin bir sonucudur.

Hoca’nın kazanı öldü, çünkü o kazan baştan beri hileli ve delikti. Artık küçük saadet zincirlerinin faturasını vatandaşa yıkmadan kapatmanın, ama asıl önemlisi bu millete onlarca yıldır ödetilen ve 2026 bütçesinde de kesilmeye devam eden o devasa “Politik saadet zincirlerinin” hesabını sormanın vaktidir.

Emeklinin refahı, depremzedenin evi, çocuğumuzun okuldaki can güvenliği bir lütuf değil, “Sözde tasarruflara” rağmen, sürekli har vurulup harman savrulan o milyarlarca liralar da geleceği çalınan sevgili ülkemdeki her bir yurttaşın hakkıdır.