Türkiye’de finansal piyasaların işleyişinde şaşmayan bir kural vardır: Sıradan vatandaşın üç kuruşluk birikimi, enflasyon canavarından korunmak amacıyla yasal güvenceler vadeden fonlara emanet edilir; o fonları yönetenlerin aklı ise her daim sınırların çok ötesindeki korunaklı limanlardadır. Son günlerde patlak veren ve yüzlerce fonun tasfiyesine kadar uzanan devasa krizde ortaya dökülenler de bu köhne düzenin zerre kadar değişmediğini bir kez daha yüzümüze çarptı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmaya giren ilk mali veriler, ortada sıradan bir piyasa çalkantısı ya da öngörülemeyen bir zarar olmadığını, aksine çok soğukkanlı bir transfer operasyonunun işletildiğini gösteriyor. Pusula Holding ve Pusula Portföy yöneticilerinin hesaplarından İsviçre’deki Edmond de Rothschild Bankası’na aktarılan 4 milyar lirayı aşkın tutar, meselenin vahametini gözler önüne sermeye yetti. İşin en çarpıcı tarafı ise zamanlama. Yatırımcıların geri ödeme alamayıp sistemin resmen temerrüde düştüğü eylül ortasından sadece birkaç hafta önce, ağustosun son günleri ile eylülün hemen başında bu devasa meblağlar sınır ötesine uçurulmuş. Yani geminin su aldığı çoktan bilinirken, filikalar sadece kasayı tutanlar için İsviçre kıyılarına indirilmiş.
Şimdi ekranlarda, manşetlerde büyük bir operasyon havası estiriliyor. Mali Suçları Araştırma Kurulu MASAK devreye girmiş, şirketlerin ve yöneticilerin birinci derece yakınlarının hesap hareketleri ile kripto transferleri mercek altına alınıyormuş. Gözaltılar yapılıyor, mal varlıklarına tedbirler konuyor. İyi de insan sormadan edemiyor: Bu ülkenin denetim mekanizmaları, Sermaye Piyasası Kurulu, mali izleme organları milyarlarca liralık kaynak bir yabancı bankanın hesaplarına istiflenirken neredeydi? Fonlar temerrüde düşüp feryatlar ayyuka çıkana kadar bu transferlerin hiçbir alarm vermemesi, gözetim görevinin nasıl yerine getirildiğine dair acı bir itiraf değil midir?
Atı alanın Cenevre gölü kıyısında hesap açtığı bir düzende, MASAK’ın arkadan koşturup iz sürmeye kalkması artık kronikleşmiş bir idari ritüele dönüştü. Vergisini peşin ödeyen, harcadığı her kuruşun hesabını devlete veren bordrolunun sırtına yeni yükler bindirilirken; milyarları denetim ağlarının arasından Tereyağından kıl çeker gibi İsviçre’ye kaçıranlar karşısında sergilenen bu kurumsal gecikme izah edilemez. Paranın pusulası yine şaşmadı; adresi yine İsviçre oldu. Geride ise birikimlerinin üzerine bir bardak soğuk su içmesi beklenen binlerce mağdur ve giden paranın ardından tutanak tutan bürokratik bir aygıt kaldı. Bu ülkede denetim kurumları suç işlenmeden önce önleyici bir kalkan olamadığı, kriz patladıktan sonra sadece enkaz sayımı yaptığı sürece, finansal sistemin adı ne olursa olsun sonucu hep aynı kalacaktır: Bedeli halk öder, sefasını bavulu önceden hazırlayanlar sürer.