Türkiye bir kez daha adalet terazisinin cemaat ve tarikat dengeleri karşısında nasıl sarsıldığına tanıklık ediyor.
Hiranur Vakfı davasında, altı yaşındaki öz kızını evlendirerek sistematik bir istismar düzeninin parçası olmakla yargılanan tarikat lideri Yusuf Ziya Gümüşel, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Mahkemenin, verilen uzun hapis cezalarına rağmen bu gerici yapının temsilcisini tahliye etmesi, devlet mekanizmasının kimlere koruma ve hareket alanı sunduğunu açıkça göstermektedir.
Aynı devlet aklı ise diğer tarafta, sessiz sedasız yürürlüğe konulan alkol kısıtlamalarıyla vatandaşların seküler yaşam tarzına, neyi içip nasıl yaşayacaklarına doğrudan müdahale etmektedir.
Bu iki gelişme, birbirini tamamlayan ve iktidarın inşa etmeye çalıştığı teokratik anlayışın toplumsal hayattaki yansımalarını ortaya koyan iki farklı yüzdür.
AKP, bugün yalnızca kendi dünya görüşünü benimseyenlere ve kendi dogmalarını kutsayanlara bu ülkede rahat bir yaşam alanı tanımaktadır.
Müslümanlık, siyasal iktidarın elinde kurumsal bir güç hâline geldiği andan itibaren, kendi dışındaki inanç biçimlerine, modern yaşam anlayışına ve seküler varoluşa karşı tahammülsüz bir karakter sergilemektedir.
Tarihsel ve bilimsel açıdan bakıldığında da, bu inanç sistemi devlet aygıtına dönüştüğünde kendisinden olmayanı dışlayan ve baskılayan karanlık bir yüz ortaya çıkarmaktadır.
Bir yanda altı yaşındaki bir çocuğun hakkını savunmayan bağnazlık serbest bırakılırken, diğer yanda yetişkin insanların yaşam tercihleri alkol yasaklarıyla sınırlandırılmaktadır.
Ancak asıl acı olan, toplumun geleceğini doğrudan etkileyen bu baskıcı düzenlemeler meclisten geçerken ana muhalefetin içine düştüğü derin siyasi krizdir.
Cumhuriyet Halk Partisi, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu ve onun etrafında şekillenen milletvekili grubu nedeniyle bu kritik dönemeçte etkisiz ve yönsüz bir görüntü vermiştir.
Kılıçdaroğlu ve ekibi, partiyi bölme girişimleriyle ve kaybettikleri delege ile kurultay gücünü yeniden kazanma hesaplarıyla meşgul olurken, laiklik tartışmaları ülkenin gündeminde geri plana itilmiştir.
Meclis sıralarında, vatandaşların yaşam tarzına yönelik müdahalelere karşı ses yükseltmesi gerekenler, kendi siyasi pozisyonlarını ve ayrıcalıklarını koruma telaşına düşmüştür.
Seküler yaşam tarzına yönelik baskılar artarken, CHP içerisindeki bu çıkar odaklı yapı kendi siyasi geleceğinin hesabını yapmayı tercih etmiştir.
Onlar kapalı kapılar ardında siyasi pazarlıklarla meşgul olurken, toplumun özgürlük talepleri sahipsiz bırakılmıştır.
Tarikat liderlerinin rahatlıkla özgürlüklerine kavuştuğu, vatandaşların yaşam alanlarının ise giderek daraltıldığı bu karanlık tablo, işte bu çift taraflı çürümenin sonucudur.
Ancak bilinmelidir ki, 1923’ün aydınlanmacı ve laik Türkiye ideali ne bu gerici cemaat kuşatmasına ne de koltuk hesapları uğruna muhalefeti zayıflatan köhne siyasi anlayışlara teslim olacaktır.
Tarikat liderlerinin sevinç gösterileriyle karşılandığı, sıradan vatandaşların ise yaşam tercihlerinin sınırlandırılmak istendiği bu buhran dönemi, meclisteki sorumluluklarını yerine getirmeyen siyasetçilerin de eseridir.
Fakat bu millet ne karanlık bir toplumsal kuşatmaya boyun eğecek ne de kişisel çıkarları uğruna ülkenin yarınlarını pazarlayan siyasi aktörleri unutacaktır.
1923’ün aydınlık ve laik Türkiye ideali, özgürlüğüne sahip çıkan halkın iradesiyle hem bu karanlığı hem de onu besleyen yapıları ilk sandıkta tasfiye edecektir.
Yargının tarikat bağlantıları nedeniyle hukukun üstünlüğünü zedelediği algısı ve adli kontrolle serbest bırakılan isimlerin yarattığı toplumsal infial, adalet sistemine duyulan güvenin ne ölçüde aşındığının en açık göstergelerinden biridir.