İNSAN VE HAYVANIN SÖZSÜZ İLETİŞİMİ ve EMPATİ ÜZERİNE
Sevgili okurlar, kıymetli “doğa insanı” Cemal Gülas’ın kendisinin izni ve onayı dahilinde sizlerle buluşturmaya karar verdiğimiz yazıların üçüncü serisi huzurlarınızda…
Cemal Gülas’ın insan ve hayvana dair düşüncelerinden oluşan tamamen kendi kaleminden çıkan metni sizlerle buluşturuyorum:
“İnsanın doğayla kurduğu bağ ve kalbini bir hayvana açması, yalnızca dış dünyaya karşı bir ilgi değil; aynı zamanda kendi ruhunun derinliklerine doğru büyüleyici bir yolculuktur. Doğa ve hayvan sevgisi, insanın ham yanlarını yontarak onu daha rafine, daha hassas ve estetik bir varlığa dönüştürür. Bu asil sevgi, insan kişiliğinde ve iletişim becerilerinde adeta sessiz bir devrim yaratır. Bu bağın, insanın içsel dünyasında ve dış dünya ile olan diyaloglarında filizlendirdiği pozitif özellikleri ve becerileri şu şekilde inceleyebiliriz;
Doğa ve hayvanlarla hemhal olmak, insanın karakter dokusunu nezaketle örer. Bu süreçte şu erdemler belirgin bir şekilde gün yüzüne çıkar:
Bir canlının incinebilirliğini görmek, insandaki koruma ve kollama içgüdüsünü uyandırır. Hayvanların sessiz muhtaçlığı, insandaki bencilce köşeleri törpüler ve kalbe derin bir merhamet aşılar.
Doğa kendi ritmiyle hareket eder; bir tohumun çatlaması, bir çiçeğin açması zaman alır. Bir hayvanın güvenini kazanmak ise sabır gerektiren ilmek ilmek bir süreçtir. Bu sevgi, insana modern çağın getirdiği acelecilikten sıyrılmayı ve zamanın doğal akışına saygı duymayı öğretir. Bir canlının yaşam sorumluluğunu üstlenmek veya doğayı koruma gayesi gütmek, kişiyi kendi sınırlarının ötesine taşır. Bu durum, bireyin sözlerine ve eylemlerine bir ciddiyet, karakterine ise sarsılmaz bir güvenilirlik katar.
Muazzam bir ormanın içinde yürürken ya da gökyüzünün sonsuzluğuna bakarken insan, evrendeki yerinin ne kadar küçük olduğunu fark eder. Bu farkındalık, kibri yok ederken yerine bilgece bir tevazu bırakır.

(Fotoğraf kaynak: Cemal Gülas)
İletişim sadece kelimelerden ibaret değildir; en derin bağlar çoğunlukla sessizliğin paylaşıldığı anlarda kurulur. Hayvanlar ve doğayla kurulan iletişim, insani ilişkileri de şifalandıran şu becerileri geliştirir:
Hayvanlar dertlerini kelimelerle anlatamazlar. Bir köpeğin mahzun bakışından, bir kedinin mırıltısından ya da bir kuşun ürkekliğinden onun ne hissettiğini anlamaya çalışmak, kelimesiz bir empati okuludur. Bu okuldan mezun olan insan, hemcinslerinin de dile getirmediği acıları, kırgınlıkları ve sessiz çığlıkları sezme konusunda muazzam bir hassasiyet kazanır.
Doğanın ve hayvanların lisanı jestler, duruşlar ve enerjilerle yazılmıştır. Bir hayvanın kulaklarının arkaya yatmasından veya kuyruk sallayışından onun ruh halini analiz eden insan, toplumsal ilişkilerinde de jest ve mimikleri, ses tonundaki titremeleri ve satır arası mesajları okumakta ustalaşır. İletişimin görünmeyen yüzüne karşı bir yetkinlik geliştirir.
Modern insan dinlemeyi unuttu; genellikle sadece cevap vermek için bekliyor. Oysa doğanın sesini (rüzgarın fısıltısını, yaprakların hışırtısını) dinlemek, zihni gürültüden arındırır. Bu dinginlik, insana bir başkasını dinlerken sadece kulaklarıyla değil, tüm varlığıyla ve yargılamadan orada bulunabilme yeteneği (aktif dinleme) kazandırır.
Hayvanlar dünyasında statü, zenginlik veya dış görünüşün bir hükmü yoktur. Onlar insanı sadece ‘olduğu gibi’ sever. Bu saf ve çıkarsız ilişki biçimi, insanın insanla olan iletişimine de sirayet eder. Kişi, ilişkilerindeki maskeleri indirir; daha yalın, beklentisiz ve karşısındakini tüm çıplaklığıyla kabul eden bir iletişim dili benimser.
İnsan ile hayvan arasındaki görünmez köprüleri kuran, sessiz dillerin en güçlüsü şüphesiz ki empatidir. Bu kavram, yalnızca iki insanın birbirinin ruhuna ayna tutması değil; evrenin tüm nefes alan canlıları arasında kurulabilecek en saf, en kadim bağlardan biridir.
İnsan ve hayvan arasındaki iletişim, kelimelerin sınırlarına hapsedilemeyecek kadar geniştir. Bu etkileşimde empati; sezgisel bir tercüman ve güvenli bir liman vazifesi görür. Hayvanlar dünyayı kokularla, beden diliyle, ses tonlarındaki mikro değişimlerle ve enerjileriyle okur. İnsanın empati yeteneği, kendi türüne ait ‘merkezcil’ bakış açısını kırarak bir hayvanın korkusunu, acısını, neşesini veya beklentisini anlamasını sağlar.
Bilimsel açıdan da empati, memeliler arasında ortak bir mirastır. Bir köpeğin sahibinin üzüntüsünü hissedip başını onun dizine koyması ya da bir insanın acı çeken bir hayvana bakarken içinde uyanan sızlama, nörolojik bir rezonansın, yani ilkel bir empati bağının sonucudur. Türler arası empati, iletişimi salt bir ‘etki-tepki’ (komut-itaat) ilişkisinden çıkarıp anlamlı bir diyaloğa dönüştürür.
Yabanıl ya da evcil fark etmeksizin, bir hayvanın insan karşısındaki ilk dürtüsü genellikle kendini koruma (korku veya savunma) odaklıdır. Empati kurabilen bir insan; ani hareketlerden kaçınır, sesini alçaltır ve hayvana kendi alanını tanır. Bu durum, hayvanın savunma mekanizmalarını gevşeterek iletişimin kapısını aralar.
Gerçek bir empati, ‘hayvanı insanlaştırmak’ (antropomorfizm) demek değildir. Aksine, onu kendi gerçeğiyle kabul etmektir. Örneğin; korkudan dişlerini gösteren bir köpeği ‘bana gülümsüyor’ diye yorumlamak empatik bir yanılgıdır. Gerçek empati, o canlının türsel özelliklerine saygı duyarak onun gözünden dünyaya bakabilmektir. Bu bakış açısı, yanlış anlaşılmaları ve olası kazaları engeller.”
Ayı yavrusu, ne kadar yırtıcı bir türün üyesi olursa olsun, nihayetinde bir ‘yavru’dur. Titremesi, çıkardığı ağlamaklı sesler veya bir ağaç gövdesine sığınma çabası, insandaki empati duygusunu (özellikle koruma içgüdüsünü) tetikler. İnsan, yavrunun vahşi bir tehdit değil, yardıma muhtaç bir çocuk olduğunu bu empati sayesinde kavrar. Ayı yavrusuna duyulan empati, sadece ona sarılma isteği doğurmaz; aynı zamanda onun vahşi doğasını ve annesinin her an geri gelebilme ihtimalinin yarattığı stresi anlamayı gerektirir. Yavrunun ürkmemesi için ona bir insan gibi değil, doğanın incitmeyen bir parçası gibi yaklaşmak gerekir. Göz temasını dikmemek (çünkü vahşi doğada dik göz teması bir tehdit veya meydan okumadır), bedeni küçülterek yaklaşmak hep bu empatik okumanın ürünüdür. Eğer ayı yavrusu kendisine zarar verilmeyeceğini hisseder ve sunduğunuz bir parça yiyeceği ya da güvenli alanı kabul ederse, bu türler arası sessiz bir mutabakattır. İnsanın onun çaresizliğini hissetmesi (empati), yavrunun da insanın niyetindeki barışçıl enerjiyi sezmesiyle (hayvansal algı) birleşir. Kelimelerin bittiği yerde, yaşamı savunma ortak paydasında bir iletişim doğar.
Bir ayı yavrusu (doğanın en güçlü, aynı zamanda en savunmasız anlarına şahitlik edebilen canlılarından biri) ile kurulan iletişimde empati, bir hayatta kalma ve şefkat köprüsüdür. Özetle empati; insanı doğanın efendisi olmaktan çıkarıp onun bir parçası haline getiren, ayı yavrusunun kalbindeki korku ile insanın kalbindeki merhameti aynı frekansta buluşturan evrensel bir bağdır.