İNSAN VE HAYVANIN SÖZSÜZ İLETİŞİMİ ÜZERİNE

Sevgili okurlar, kıymetli “doğa insanı” Cemal Gülas’ın kendisinin izni ve onayı dahilinde sizlerle buluşturmaya karar verdiğimiz yazıların ikinci serisi huzurlarınızda…

Cemal Gülas’ın insan ve hayvana dair düşüncelerinden oluşan tamamen kendi kaleminden çıkan metni sizlerle buluşturuyorum:

İnsan ile hayvan arasında kurulan bağ, sessiz bir dille yazılan ama ruhun en derin odalarında yankılanan kadim bir hikâyedir. Bir hayvanla kurulan iletişim, kelimelerin ötesinde, tamamen saf bir varoluş ve samimiyet zemininde gelişir. Bu benzersiz bağ, bireyin iç dünyasını adeta bir sarraf titizliğiyle işleyerek, onun diğer insanlarla kurulan kişilerarası iletişimini derinden ve çok boyutlu bir şekilde dönüştürür.

Bir hayvanın gözlerinde kendini temize çeken insan, toplumsal hayatın sahnesine çıktığında bu dönüşümün meyvelerini toplar.

P H O T O 2026 06 19 15 26 28

(Fotoğraf kaynak: Cemal Gülas)

Hayvanlar konuşamaz; dertlerini, neşelerini ya da kırgınlıklarını kelimelerle ifade edemezler. Onlarla iletişim kurmak, bir kulak kabartma meselesi değil, bir gözlem ve sezgi sanatıdır. Bir köpeğin kulaklarının arkaya yatışından, bir kedinin kuyruk sallayışından veya bir kuşun ürkek duruşundan onun duygusal durumunu okuyan insan, adeta sessiz bir dili öğrenir. Bu sessiz dil, bireyin insan ilişkilerindeki ‘satır aralarını’ okuma becerisini geliştirir. Kişi, karşısındaki insanın sadece söylediklerine değil; ses tonuna, jestlerine, mimiklerine ve en önemlisi söyleyemediklerine karşı daha hassas, daha empatik hale gelir.

İnsan ilişkileri, doğası gereği çoğu zaman beklentiler, toplumsal roller, maskeler ve yargılarla örülüdür. Oysa bir hayvanın dünyasında statünün, servetin ya da kusursuzluğun hiçbir hükmü yoktur; o sadece oradaki ‘varlığa’ bakar.

Hayvandan öğrenilen bu koşulsuz sevgi ve kabul, bireyin içindeki katılıkları yumuşatır. Hayvanıyla kurduğu bağda yargılanma korkusundan arınan insan, diğer insanlara karşı da daha az yargılayıcı, daha bağışlayıcı ve şefkatli bir yaklaşım benimser. İletişimde savunma duvarlarını indirerek daha sahici bağlar kurmaya başlar.

En büyük problemlerden biri, bireyin kendi öfkesini, kaygısını veya stresini yönetemeyip bunu karşısındakine yansıtmasıdır. Bir hayvanı sevmek, onun kalp atışını hissetmek, bilimsel olarak da kanıtlandığı üzere kortizol seviyesini düşürür ve insanı ‘şimdi ve burada’ olmanın huzuruna davet eder. Hayvan sayesinde duygusal dengesini (regülasyonunu) bulan bir birey, insanlarla olan etkileşimlerinde daha fevri, daha kırıcı olmak yerine; daha sakin, sabırlı ve aklıselim bir duruş sergiler. Hayvan, insanın içsel fırtınalarını dindiren bir dalgakıran görevi görür.

Hayvanlar, sadece kendi sahipleriyle olan bağlarını güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda yabancı insanlar arasında da adeta sihirli birer sosyal katalizör rolü üstlenirler. Sokakta köpeğini gezdiren bir insan, normal şartlarda yanından hiç konuşmadan geçip gideceği yabancılarla kolayca selamlaşır, ortak bir muhabbetin kapısını aralar. Hayvanlar, toplumsal yabancılaşmanın ve modern zaman yalnızlığının ortasında, insanlar arasında buzları eriten, iletişimi başlatan ve topluluk hissini güçlendiren cana yakın birer köprüdür.

Bir hayvanla kurulan saf bağ, insanın kalbindeki pası siler. Hayvanın aynasında sevmeyi, sabretmeyi, dinlemeyi ve sadece ‘olduğu gibi kabul etmeyi’ öğrenen insan; kürkün ve patilerin ardındaki o dilsiz bilgeliği alır, getirir ve bir başka insanın avucuna bırakır. Hayvanla kurulan bağ, insandan insana giden yolun en güzel, en berrak patikasıdır.”