MALİNKA’NIN MELEKLER DİYARINA GÖÇÜ

Sevgili okurlar, kıymetli “doğa insanı” Cemal Gülas’ın kendisinin izni ve onayı dahilinde sizlerle buluşturmaya karar verdiğimiz yazıların yedinci serisi huzurlarınızda…

Geçtiğimiz gün, kendisinin kıtalar aştığı dostu, en iyi sırdaşı, candan öte canı, kanı, canı, evladı melek Malinka cennete göçtü. Büyük güç, metanet diliyorum. Bu acı çok derinden, çok başka bir yerden. Evlat acısının tarifi olur mu? Ama bizler onlarla bir gün tekrar buluşacağız, kavuşacağız…

Cemal Gülas’ın dost, evlat Malinka’ya dair düşüncelerinden oluşan kendi kaleminden çıkan metni sizlerle buluşturuyorum. Ancak bir insan ile bir hayvanın kurduğu bağ bu kadar güzel anlatılabilirdi:

“Pogina’dan Bir Baykal Layka Geçti

Bugün bir köpek öldü.

Bunu böyle yazınca çoğu insanın zihninde aynı cümle beliriyor:

‘Sonuçta bir köpekti.’

İnsan, yeryüzündeki her canlıyı kendi ölçüsüyle tartmaya alışmış tek canlıdır.

Bir ağacın değerini odunuyla, bir atın değerini yüküyle, bir kuşun değerini sesiyle, bir köpeğin değerini ise cinsiyle ölçer.

Sonra da buna ‘gerçekçilik’ der.

Oysa ben, on bir yıl boyunca bir Baykal Layka ile aynı yolu yürüdüm.

Ekip arkadaşlığı, yoldaşlık ve kader birliği yaptım.

Aynı ranzada uyudum.

Adı Malinki’ydi.

Rusçada ‘küçük’ demekti.

Onu Baykal Gölü’nden dönerken Moğolistan gümrük sahasında, kasım ayının insanı bile öldüren soğuğunda bulduğumuzda gerçekten küçücüktü.

Muhtemelen damızlık yapmak için Baykal bölgesinden alınıp gümrükten kaçırılırken aramada yakalanıp hiçliğe atılmış dişi bir can.

Bir avuca sığıyordu.

Kirden kararmıştı.

Açlıktan bitkindi.

Karın altında sessizce kaybolmaya hazırlanıyordu.

O gün kaderin ince bir ayrıntısı vardı.

Ruslar bizi saatlerce gözaltına alıp alıkoymasaydı, sınırı gündüz geçecek, o yavru geceyi tek başına eksi 15'lerde geçirecekti.

Sabah olduğunda ise artık bir hikâye olmayacaktı.

Bazen insan, başına gelen en büyük iyiliğin o an felaket sandığı gecikmeler olduğunu yıllar sonra anlıyor.

Gecenin ayazından kocaoğlanın güvenli sıcağında karnını doyurduğumuz Malinki, montumun içine girip uyuduğu anda artık bizim yol arkadaşımız; ekipten biri olmuştu.

Sonra birlikte binlerce kilometre yol yaptık.

Sekiz ülke geçtik.

Yirmi dokuz ay boyunca aynı gökyüzünün altında uyuduk.

O bir ev köpeği değildi; hiç de olmadı.

Bir Baykal Layka’ydı.

Vahşi güdülerini kaybetmemiş, her şartta hayatta kalacak müthiş bir avcı.

Sadakati emirle değil, güvenle kuran, güvendiği kişileri ölümüne koruyan bir fedai.

O kimseyi memnun etmeye çalışmazdı.

Kimsenin vaatlerine kanmaz, korumasına ihtiyaç duymazdı.

Benden başka kimseden komut almıyordu.

Kamyonumuza kimseyi yaklaştırmıyordu.

Çünkü orası onun yuvasıydı.

Ben ise sürüsü.

İnsanlar bunu bazen inat sanır.

Hayır.

Bu karakterdir.

Bazı canlılara köpek de desek, özgürlüğünden vazgeçmeden sadık olmayı başarabilir.

İnsan oğlu ise çoğu zaman sadakat ile itaati birbirine karıştırır.

Bugün 26 Haziran saat 09.55'te Malinki gitti.

Arkasında binlerce fotoğraf, filmlere konu olacak bir hayat ve gözü yaşlı anılarına sığınmış dostlar, kendisini tanımadan da seven dostlar bıraktı.

Bana da her gün şu soruyu sorduracak bir vicdan:

Biz, kendimizden olmayan canlılara gerçekten bakabiliyor muyuz?

Yoksa sadece işimize yaradıkları sürece mi onları görüyoruz?

İnsan, dünyaya hükmettiğini sanıyor.

Belki de bu yüzden onu anlamakta en çok zorlanan canlı yine insanın kendisi oluyor.

Malinki bana hiçbir zaman tek kelime söylemedi.

Ama on bir yıl boyunca bana birçok insandan daha fazla şey öğretti.

Çıkar beklemeden yanında yürümeyi…

Güveni…

Sessizliği…

Sabrı…

Ve sevginin, söylenmek zorunda olmayan bir şey olduğunu…

O bir kamyonda ilk yaşını aldı.

Sürekli giden, her gün başka bir coğrafyada geceye sarılan bu kamyonu kaybederse bir daha bu dostlarını nerede bulacaktı.

Bu yüzden geldiği Pogina’da da evin çevresini asla bırakmadı.

Bir daha araçlara binmek için de hevesli olmadı.

O ev de kamyon gibiydi aslında.

İnsan görmeyen bir ormanın içinde tek başına.

Ve yıldızlar Gobi Çölü’ndeki kadar yakın görünüyordu yeryüzüne.

Onunla ne çok anı biriktirmiştik burada bile.

Pogina’da, Gobi Çölü’nde koşturduğu yabani deve sürüleri ve ceylanlar yerine başka birçok canlı ve başka köpekler de vardı.

Ve tam sekiz yıldır giderken uğurlayan, gelirken karşılayan o bal kokulu Malinki, Pogina’yı bu sabah ruhen terk ederek beni anıları ve acılarımla baş başa bıraktı.

Yolculuklardan dönüşümdeki karşılıklı sarılmalarımız.

Eve girince bana doğru gelecek patilerin sesi yok.

Geceleyin merdivenleri sessizce tırmanıp yatağımın ayak ucunda beni izleyen parlak gözler yok.

Yol kenarında durduğumuzda etrafı kontrol eden gözler yok.

Gece olunca başını dizime bırakacak dost yok.

Ama biliyorum…

Baykal’ın o dondurucu kıyısından başlayan yolculuk aslında hiç bitmedi.

Çünkü bazı yol arkadaşları öldüklerinde gitmezler.

İnsanın vicdanına dönüşürler.

Malinki…

Seni ben kurtarmadım.

Belki de o uzun yolculuk boyunca ve sonraki hezeyanlarımda sen beni kurtardın.

Ve bir gün ben de bu dünyadan sessizce geçip gittiğimde, insanların cenneti yerine hayvanların cennetini seçmek istiyorum.

İnsanoğlundan, insanlardan hiçbir unvanım söylenmese bile razıyım.

Yeter ki birileri,

‘Bir zamanlar, bir Baykal Layka ile aynı yolu yürümüş bir adam geçti buradan…’ desin.”