Bilindiği gibi, demokrasi “egemenliğin ve yönetim yetkisinin tek sahibi olan toplum ya da topluluğun bu yetkisini doğrudan ya da seçilen temsilciler aracılığıyla kullanarak kendi kendisini yönettiği bir yönetim biçimidir” diye tanımlanır. Yalnızca biçim üzerinden yapılan ve “demokrasi kavramını” açıklamayan bu tanımın çok fazla anlamı yoktur.

Sorgulamaksızın kabullenildiğinde, bu tanıma göre “kendisinin toplum içindeki varlık biçiminin, kimliğinin, türünün ve niteliğinin ayrımında olmayan; kendisinden farklı olanların varlığına tahammül edecek özgüveni gelişmemiş insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda” bile, yönetim biçimi eğer böyleyse orada demokrasi vardır.

Gerçekten öyle mi, görelim…

"İnsanı hayvandan, robottan ya da cansız bir nesneden ayıran ve bireyin bütün kişisel özelliklerinden, zamandan, çağlardan bağımsız olarak, İNSANIN yalnızca ‘insan’ olduğu için sahip olduğu”, TÜMÜYLE DOĞAL DÖRT TEMEL HAKKI şöyle sıralanır:

  1. Kendi dışındaki birisi, devlet ve toplum gibi başka herhangi bir irade tarafından, hiçbir gerekçeyle fiziksel varlığına son verilemeyeceği anlamına gelen, var olma (yaşama) hakkı.
  2. Bedeni olduğu kadar zihnini ve bilincini de kullanma yetkisinin yalnızca kendisinde olması; köleleştirilememesi, başkasının iradesine boyun eğmeye zorlanamaması demek olan, kendisine mutlak sahip olma hakkı.
  3. Başka insanların varlık ya da özgürlük alanına karışmaksızın, kendi iradesiyle düşünme, kararlar alma, seçme ve eylemde bulunma özgürlüğü.
  4. Düşüncelerine, duygularına, inançlarına ya da inançsızlıklarına hiçbir dış gücün müdahale edemediği; bunları açıklamaya, açıklamamaya ya da değiştirmeye zorlanamayacağı, düşünce ve inanç özgürlüğü.

Hiçbir öznellik bulunmayan bu haklardan herhangi birisinin eksik olduğu ya da önemsenmediği toplumlarda, yönetim biçimi nasıl olursa olsun demokrasiden söz edilemez. Çünkü bir toplumda demokrasinin varlığı ya da yokluğunu gösteren “denek taşı” (ölçüt) bu haklardır.

Demokrasi, bu hakları tereddütsüz benimseyen, içselleştiren ve hiçbir koşulda bu konuda ödün vermeyen “uzlaşmaz demokratların” çoğunlukta olduğu toplumlara özgü bir yönetim biçimidir. Toplumu oluşturan bireyler arasında böyle bir çoğunluk yoksa, yönetim biçimini de içeren “kurulu düzeni” kendi çıkarlarına göre oluşturan egemen sınıflar bu hakları pek umursamazlar.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca, 1948 yılında kabul edilerek ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin (Universal Declaration of Human Rights) 30 maddesinde de bu temel haklar esas alınarak yaşamın çeşitli alanlarında uyulması gereken ilkeler sayılmıştır.

Günümüzde Birleşmiş Milletler örgütüne üye 193 devletin tümü, bildirgede yer alan ilkeleri “insanlık standardı” olarak resmen kabul etmiştir ama “kurulu düzenlerinde” bunların birçoğunun karşılığı yoktur. O ülkelerde, “meclislerin seçimle oluşmasını, halkın, temsilcileri aracılığıyla kendi kendisini yönetmesi” diye anlatan söylemler siyasi bir aldatmacadır.

Örneğin;

  • Bazı suçlar için verilen idam cezası ile “yaşama hakkına son verilebilmesi”,
  • Yadırganmayan erkek egemenliğiyle “kadının, kendisine mutlak sahip olma hakkının umursanmaması”,
  • Kurulu düzene aykırı bulunarak “bireyin kendi iradesiyle düşünme, karar alma, seçme ve eylemde bulunma özgürlüğünün kısıtlanması”,
  • “Düşüncenin özgürce ifade edilmesinin ve inanç özgürlüğünün” çeşitli düzenlemelerle “engellenmesi”,

O aldatmacayı sergileyen gerçekliklerin yalnızca birkaçıdır.

Bunları kimi siyasetçiler, o ülkelerin özgün koşullarındaki “demokrasinin gereği” olarak savunurlar; kimileri ise yalnızca “demokrasideki eksiklik” olarak görürler ve halkalarını demokrasiyle yönetildiklerine kolayca inandırırlar.

Oysa demokrasinin eksiği fazlası olmaz. Demokrasi ya vardır ya yoktur.

Egemen üretim ilişkilerinin belirlediği toplumsal yapıları farklı kimi ülkelerdeki demokrasilerin niteliğinde değişiklikler olsa da bunlar, o sistemlerin doğal ve temel insan haklarına dayalı özünü etkilemez.

“Demokrasi” kurum ve kurallar sistemidir ama bir takım kurum ve kuralların oluşturulmasıyla kurulan ve sonsuza değin öylece işleyen bir sistem değildir. Özü değişmez ama niteliği sürekli gelişir ve dönüşür. Bu anlamda, “demokrasi sonu olmayan bir süreçtir“ de denilebilir. “Dün” demokratik kabul edilen, “yarın” aşılabilir ve yerini yepyeni kural ve kurumlara bırakır.

Demokrasilerde tek bağımsız değişken, toplumda çoğunluk oluşturan “demokrat bireylerdir”. Onlardaki değişime bağlı olarak, demokratikleşme sürecinde gündeme gelen taleplerle demokrasi yeni nitelikler kazanır.

***

Demokrasiye, toplum içinde küçük bir azınlık istiyor diye kavuşulamayacağı gibi; kimi endişelerle demokrasiyi “zamansız ve tehlikeli” olarak gören egemenlerin demagojileriyle ve iktidarların çeşitli yöntemleriyle de demokrasi istemleri kalıcı olarak baskılanamaz.

Toplumda “demokrat insanlar” çoğaldıkça, bütün demagojiler ve iktidar zorbalıkları kaçınılmaz olarak etkisini yitirir.

Ancak, karnını doyurma telaşı içinde olan, ekonomik güvenceden yoksun ve üretim araçlarının mülkiyetine sahip egemenlere bağımlı toplum çoğunluğunun kendiliğinden “uzlaşmaz demokrat” kimlik kazanmasını, “kendi kaderine sahip çıkmasını ve ‘kurulu düzeni’ değiştirmesini” beklemek, hoş bir romantizm olmanın ötesine geçmez.

Bireyde bu farkındalığın gelişmesi, onun içinde yaşadığı iktisadi altyapıdan ve üretim ilişkilerinden bağımsız değildir.

Egemen üretim ilişkileriyle biçimlenen “kurulu düzendeki” adaletsizliğin, sömürünün ve derin yoksulluğun temelindeki sınıfsal ayrışma, egemen sınıflarca uydurulan mikro kimliklerle, kültür savaşlarıyla; yaratılan tüketim toplumuyla ve dijital yankı odalarıyla gizlenir. Bu yöntemle birey yalnızlaştırılır ama bir yandan da kendisi gibi olanlara doğru itilir.

Birey, bu yapay evrenden sıyrılabilir de kendisi gibi olanlarla "yaşam birliği" oluşturursa sınıfsal gerçekliğinin farkına varır. Bu ortak paydada örgütlenerek çalışma yaşamında elde edeceği her başarı ona sınıfsal kimliğiyle birlikte demokrat nitelik kazandırır. Sınıf bilinci, ancak pratik içinde, hak arama mücadelesindeki o küçük adımlarla kazanılır. Birey, "kendisi gibi olanlarla" yan yana küçük bir kazanım elde ettiğinde bile, sistemin sınırlarını ve birlikteliğe güveni keşfeder.

Bu süreçte, birey kendisinin toplum içindeki varlık biçiminin, kimliğinin, türünün ve niteliğinin ayrımına varırken, kendisinden farklı olanların varlığına tahammül edecek özgüven kazanır. Demokrasinin yalnızca seçimlerde oy kullanılan bir sistem değil, aynı zamanda toplumdaki iktisadi gücün ve üretilen değerlerin adil bölüşümü ile doğal ve temel insan haklarının herkesçe benimsenmesini hedefleyen mücadelenin zemini olduğunu da öğrenir.

***

Dünyada demokrasinin geleceği, güncel siyasi söylemlerdeki “kurumların başarısı, sandık güvenliği, güçler ayrılığı” gibi bayat liberal anlatıların çok ötesindeki bu anlayışla “demokratların”, halkların örgütlenmesine yönelik yapacakları çalışmalara bağlıdır.

Bunun için öncelikle, en büyük güç olan tüm emekçi kesimlerin, demokrasiyi sınıflar arası bir "uzlaşma" değil, sınıf mücadelesinin "ateşkes alanı" olarak algılayıp kendi sınıfsal bilinçleriyle örgütlenerek talep eder duruma gelmelerine destek olunmalıdır.

Yoksa, korkarım 20. Yüzyılın ilk yarısındaki gibi sermayenin despotik, otoriter ve faşist rejimlerinin, salgın halinde yeniden dünyaya yayılması önlenemeyecektir. Bunun sonunun nereye varacağını tüm dünya halkları yakın tarihte yaşanan büyük acılarla öğrenmiştir. O nedenle, tüm demokratlara düşen görev aslında hiç zor değildir.