Bir kesimin “barış”, öteki kesimin “terörsüz Türkiye” diye adlandırdığı süreç başladığından beri, Kürt sorununun çözümü için demokratikleşmeyi, bunun için de “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yetkilerinin artırılması” gerektiğini söyleyenler, “yerel yönetimlerin demokrasinin beşiği olduğunu” savunuyorlar.

Kimin Beşiği, Kimin Demokrasisi?

Savın kaynağı, 18. Yüzyılın sonu, 19. Yüzyılın başında, Aydınlanma Çağı ve sonrasındaki Sanayi Devrimi döneminde Avrupalı elitlerin, kurmak istedikleri yeni dünya düzenini meşrulaştırmak için “tarihi yeniden üreten” anlatılarıdır.

O anlatılarda, kendi tarihlerinin parçası olduğunu söyledikleri Antik dönem Yunanlarının kölelik sistemi, "antik çağın kaçınılmaz gerekliliği" diye rasyonelleştirdi. Halkın yüzde 80’den çoğunu oluşturan kölelerin, kadınların ve yerli olmayanların yurttaş sayılmadığı Atina’daki yönetim biçimi “demokrasinin temeli” diye tanıtıldı.

Hem sınıfsal, etnik ve cinsel ayrımcılık hem emek sömürüsünün en iğrenci olan o düzeni, Avrupa’nın yeni zenginleri, "Antik Yunan uygarlığı” diye yücelterek sahip çıktılar ve kendilerine örnek aldılar.

Atina'nın o dışlayıcı yönetim biçimine benzeyen ve Rousseau, Voltaire, Locke gibi filozofların da övgüyle söz ettiği bir düzen oluşturdular. Yoksul emekçilerin yok sayıldığı ve 20. Yüzyılın ortalarına değin kadınların seçmen bile olmadığı, yalnızca "mülk sahibi varlıklı erkeklere" ait bu düzene “demokrasi”, yerel yönetimlere de “demokrasinin beşiği” diyorlardı. Demokrasi, aynı Atina’da olduğu gibi, bu beşikte büyüyecek, gelişecek ve güçlenecekti.

Yunan uygarlığının “özgün” olmadığını savunan siyaset bilimci ve tarihçi Martin Bernal, “Antik Yunan Uygarlığı” masalının 20. yüzyılda da anlatılmasına karşı çıkarak, 1980’lerde Avrupalı tarih profesörlerini, "siz bilim insanı değil, 19. yüzyıl sömürücülerinin ürettiği ırkçı tarih tezlerini nesilden nesile aktaran ideologlarsınız" sözleriyle eleştiriyordu. 1987 yılında yayınlanan üç ciltlik “Kara Athena” (Black Athena) adlı kitabıyla da yüz yıl önce uydurulan Batı merkezci tarihteki yalanları ayrıntılarıyla ortaya koydu.

Bu kitap, beklendiği gibi akademik çevrelerdeki tarihçilerin büyük tepkisini çekti ama anlatılan tarihle ilgili birçok kuşku yarattı ve günümüzde de yanıt aranan birçok soruyu bilim dünyasının gündemine getirdi. Siyaset bilimiyle uğraşanlar artık, Antik Çağ Atina’sındaki köleci düzeni, "demokrasinin temeli”, yerel yönetimleri de “demokrasinin beşiği” olarak göstermiyor; "dışlayıcı demokrasi" (Exclusionary Democracy) diye yeni bir ad kullanıyorlar. Ancak, böyle bir oligarşik sistemden, önüne bir sıfat ekleyerek de olsa hâlâ “demokrasi” diye söz etmekten vazgeçemiyorlar.

Bazı söylemlerin yaşamdaki somut karşılıkları, bizde canlandırdığı olumlu duygulardan çok farklı olabilir. Özellikle, ne zaman, hangi koşullarda söylendiği, kimlerin hangi amaçlarla yinelediği, savunulan tezin tarihi gerçekliği, önü ve arkası sorgulanmazsa insan kendisini, aslında hiç desteklemediği görüşlerin peşine takılmış bulabilir.

Bu tür söylemlerin en yaygınlarından birisi de insanlığın binlerce yıllık yaşam deneyimiyle geçersizliği açıkça kanıtlanmış olan “yerel yönetimlerin demokrasinin beşiği olduğu” savıdır. Ama bu sav “büyülü albenisiyle”, demokrasi yanlısı pek çok çevrede hâlâ kabul görüyor.

Yerel yönetimler arasında en etkili ve yetkili kamu kurumu olan belediyeler; başkanı, meclis üyeleri, çalışanları ile yerleşmede yaşayanlara merkezi yönetimden çok daha yakındır. Görev alanındaki insanlarla her zaman yüz yüzedir. İnsanların doğumdan ölüme değin çeşitli gereksinimleriyle ilgili yetki, görev ve sorumlulukları çok geniştir.

Yerel yönetimler, ilgili yasalarımızda;

· Bir yerleşmede yaşayan yerel topluluğun üyeleri için hizmet üretmek amacıyla kurulan,

· Karar organları yerel topluluk tarafından seçilerek göreve getirilen,

· Yasalarla belirlenmiş görevlere ve yetkilere, özel gelirlere, bütçeye ve personele sahip,

· Üstlendiği hizmetler için kendi örgütsel yapısını kurabilen,

· Merkezi yönetim ile ilişkilerinde yönetsel özerklikten yararlanan kamu tüzel kişileridir,

Biçiminde tanımlanıyor ama sayılan bu nitelikler, özellikle belediyelerin yalnızca vitrin görüntüsünü anlatır. Gerçek ise çok başkadır.

Peki, neden böyledir?

Karar organlarının yerel topluluk tarafından seçilerek göreve getirildiği doğrudur ama yerel topluluğun tümü yalnızca o organların seçiminde oy kullanırlar, oralarda görev alamazlar.

Devlet memurları istifa etmedikçe aday bile olamazlar. İşçiler, işsizler, emekliler yoksullukları nedeniyle seçimlere katılamazlar.

Onlar seçim sürecinin dışında kalınca, yerel yönetimlerin karar organları; seçim sürecinin maliyetini karşılayabilecek durumda olan, başta esnaf ve eşraf olmak üzere, serbest meslek erbabına, iş sahiplerine, yüksek gelirli özel sektör çalışanlarına, bir iş yapmaya gerek duymayan varlıklı kişilere, Doğu ve Güneydoğu’da aşiret seçkinlerine, Batı’da müteahhitlere kalır. Böylece, yerel yönetimlerin karar organları bütünüyle kent nüfusunun büyük çoğunluğunun dışında oluşur.

Yerleşmede yaşayanların küçük bir bölümü olan bu kesimi oluşturanlar, yönetimde görev almış olsalar da olmasalar da toplumsal yaşamdaki etkin güçleriyle, kararlarda ve uygulamalarda zaten herkesten çok söz sahibidirler.

Varlığı yalnızca kullanacağı oy ekseninde önemsenen seçmen çoğunluğu ise, koşullara teslim olmuş gibidir. Onların ne kente ilişkin bütünlüklü bir düşünceleri vardır ne de kentin geneline ve geleceğine yönelik kararlar umurlarındadır. “Geçimini sağlama” kaygısıyla yaşamını günübirlik sürdüren, kentteki gelişmeleri ancak olup bittikten sonra fark eden bu insanlar için, kendilerini doğrudan etkilemedikçe yapılan hiçbir uygulamanın da önemi yoktur. Kenti çoktan egemen azınlığa bırakmışlardır.

Belediyelerde, bütün yönetim erkini elinde bulunduran tek yetkili başkandır. O, kendince uygun gördüğü kişilerden oluşturduğu bürokrasiyle çalışır. Başkanın bilgi birikimi, dünya görüşü, insan ilişkileri, eğitim ve kültür düzeyi, yaşam deneyimi, kente ve kent yaşamına yaklaşımı ne olursa olsun, bürokratların çoğu onun “emir kullarıdır”. Belediye bürokrasisi için başkanın her isteği, tartışılmaz buyruktur.

Belediyelerin çoğunda başkan, meclis çoğunluğu ile aynı partinin adayı olarak seçildiğinden ve meclis üyelerinin adaylık sürecinde etkin olduğundan yasalar gereği meclisten karar çıkarmak zorunda olduğunda da pek sorun yaşamaz. Küçük karşıtlıklar, bir sonraki seçim göz önüne alınarak, hemşericilik ve particilik bağlarıyla ya da sağlanan bireysel çıkarlarla kolayca giderilir.

Şimdi söyler misiniz?

Tarihi geçmişini, bugünkü oluşumunu, seçimlerini ve karar alma süreçlerini belediyeler üzerinden kısaca özetlediğim yerel yönetimler, söylendiği gibi “demokrasinin beşiği” ise, onlar kimin beşiğidirler? Güçlendirilmesi ve yetkilerinin artırılması istenen o beşikte gelişeceği savunulan demokrasi, kimin demokrasisi olur?