Doğada olmayı seviyorum.
Ormanda yürüdüğümde nefesim açılıyor, deniz kıyısında oturduğumda zihnim dinleniyor.
Kuşların telaşı, böceklerin çalışkanlığı, karıncaların inadı bana çoğu insandan daha fazla şey öğretiyor.
Düşünüyorum da...
Ayı yaşadığı ormanı kirletmiyor.
Kurt geçtiği patikaya çöp bırakmıyor.
Vaşak, yuvasının önüne plastik poşet atmıyor.
Ama kendine "akıllı canlı" diyen biz insanlar, bazen bir piknik alanını savaş meydanına çevirebiliyoruz.
Üstelik aynı insan çevre üzerine nutuk atıyor, doğa sevgisinden söz ediyor, seçim dönemlerinde yeşil projeler açıklıyor. Sonra da elindeki pet şişeyi, poşeti, izmariti doğaya emanet edip gidiyor.
Siyasette de biraz buna benziyor galiba.
Herkes ülkesini sevdiğini söylüyor ama geride bıraktığı izlere bakınca insanın kafası karışıyor. Kimi doğaya çöp bırakıyor, kimi topluma. Kimi ormanı kirletiyor, kimi vicdanları.
Oysa doğanın kuralı çok basit:
Aldığından fazlasını bırakma.
Yaşadığın yeri senden sonrakiler için de güzel tut.
Mesele yalnızca çevreyi korumak değil; yaşadığımız ülkeye, kente ve birbirimize nasıl davrandığımızın da aynası bu.
Ben karıncayı incitmem diyen çok insan tanıdım.
Keşke aynı insanlar bir ağacı, bir dereyi, bir parkı ve biraz da ortak aklı incitmemeyi öğrenebilseydi.
Çünkü doğada bırakılması gereken tek şey ayak izidir.
Geriye kalan her şey, insanın ayıbıdır.