“Gazetecilik suç değildir” sözü, gazeteci meslektaşlarımın ülkemize kazandırdığı çok anlamlı ve yürekli bir haykırış. Uyguladıkları ağır şiddet türleri ile yerin üstünü cehennem haline getirmeye çalışanlara yöneliktir bu haykırış, bu sesleniş. Aynı zamanda, işkence etkisi yaparcasına acı, korku, adaletsizlik, yoksulluk ve özlem üretenlere içindir sesli veya görüntülü bu çığlık.

İnsanın değil, insanlığın tarihi başlayana, yeryüzünün her yeri sevgi, dostluk, huzur, güven ve barışın ışığı ile aydınlanana dek sürecektir bu sesleniş, bu çığlık.

Gazetecilik gibi onurlu, anlamlı ve çok gerekli bir alanda çalışmak, siyasilerden, hükümet edenlerden, haksızlık yapılmaması, yapıldığı takdirde adaletin sağlanması için görevli olanlardan gelen baskı, tehdit ve şiddet etkisi yaratan söylem ve eylemlere karşı direnmek, dahası ekonomik şiddete karşı dayanma gücünü korumak, hem Türkiye’de ve hem yeryüzünün başka ülkelerinde oldukça zor.

Silahlı çatışmaların yaşandığı ülkelerde çok sayıda meslektaşımız vurularak öldürüldü.

Türkiye ise bu konuda, adeta suçlular ülkesi. Çünkü, silahlı, paralı, ancak akıl ve vicdandan yoksun çetelerin hayattan kopardığı çok sayıda gazeteci var ülkemizde.

Cinayetleri tasarlayanların, kararlaştıranların, kararların ayrıntılarını belirleyenlerin, para, silah ve araç sağlayanların, suçluların kaçışlarını ve saklanışlarını kolaylaştıranların tümünün yakalanması ve ceza hukukundaki karşılıkların verilmesi konusunda çok zayıf notu olan bir ülkede yaşıyoruz.

Prof. Dr. Nusret Fişek’in adından ve yaptığı hizmetlerden esinlenerek kurulmuş olan Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı’nın 2012 yılında yayınladığı ve kapağında 114 demokrasi şehidinin yer aldığı kitabın adı gibi ülkemiz.

“Beyin Gücü Mezarlığı: Türkiye.

Üstelik, birkaçı dışında tüm kıyımlar, cinayetler benim yaşadığım yıllarda gerçekleşti. Cinayetlerin önlenmesi, soruşturulması, tüm zanlıların yakalanması ve cezalandırılması sürecini yönetemeyen, gerçekten insanlaşmayı başaranlardan sıfıra yakın not alan bir ülkede yaşamanın üzüntüsünü ve utancını, kimseye karşı kin ve nefret duymayan yüreğimin nasıl taşıyabildiğine ve nasıl susmadığına hayret ediyorum.

Dayan yüreğim dayan, dayan yürekler dayan…

Bugün Türkiye farklı, ancak yine çok üzücü bir süreçte.

Bu sürecin iki haykırışı var. Haykırışlardan birisinde, gazetecilik alanındaki demokratik kitle örgütleri “Gazetecilik suç değildir” diyor, her gazeteci gözaltına alındığında veya tutuklandığında. Cumhuriyet tarihinde hep yaşanan, ancak 2000’li yıllarda hızlanan, 2026 yılında da oldukça sertleşen bir süreç.

Hey, sakın kızmayın bana, ben de “Gazetecilik suç değildir” diye haykıran Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin bir üyesiyim, Derneğimizle onur duyuyorum ve bu haykırışa yüreğimle katılıyorum.

Bir haykırış da, 1 Ağustos 2026 tarihli Korkusuz Gazetesi’nde, usta yazar Mustafa Mutlu’dan geldi. “Gazetecilik suç değildir, ama!”.

Bu yazım, iki haykırışa bir katkı anlamında algılanabilir. Ben de “Bu Gazetecilik Değil” diyorum.

Siyasal alanda, muhalefet partilerine muhalefet eden, araştırmacı olmama karşın tek veya ilk sıradaki bir ülkenin Türkiye olduğu kanısındayım.

Muhalefete muhalefet eden televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medyada kullanılan dil, kelime, cümle ve başlıkları tanımlanamaz duygularla karşılayan bir insan olarak 1 Ağustos 2026 tarihinde yayınlanan iktidar yanlısı birkaç gazeteden örnekler paylaşacağım.

Bu örnekler bende şiddet etkisi yapmasına karşılık, gazetelerin ve meslektaşlarımın adlarını vermeyeceğim. Daha önemlisi, inanmalarını dilerim, yazı ve başlıklarla insan hakları suçu işlemelerine karşın kendilerine düşmanlık ve kin duymadan, nefret etmeden.

“Pişman çavuşlar.” “…… kurucusu … depremzedenin riskini yedi. …… figüranları çark etti.”

“Özgür Özel ve şaibeli ekibinin büyük umutlarla başlattığı Yeni Partiye Bağış Kampanyası duvara tosladı. Asıl ibretlik ders CHP tabanından geldi. Partili vatandaşlar, banka komisyonlarını bile göze alarak Yeni Partiye 3 kuruş gönderdi.”

“Hesap Vakti. …….. Belediyesinde, riskli binalara bile rüşvetle iskan verildiği ortaya çıktı.”

“…….. itirafları, rüşvet parası ile oy satın aldılar.”

…… itirafı: Rüşvet paraları İstanbul’a aktı. Örgütlü Soygun.”,

“… sistemli çalışmış. Krediler rüşvet havuzuna.”

“Pavyoncular tutuklandı. Yolsuzluktan tutuklanan …..’ın çalıştırıp sigorta ve maaşlarını belediyeden ödettiği 17 kişi adliyeye sevk edildi.”

”İşte……. belediyelerinin yolsuzluk faturası. Büyük Vurgun.”

“Tarihin en büyüğü: Şirketler üzerinden soygun deşifre oldu.”

“… tespit edildi. …. belirtildi.” …. rüşvet verdiği iddianameye yansıdı.”

“….. itirafçı beyanlarına yansıdı… verdiğini söyledi.”

“Rüşvet vermeyene ruhsat yok.”

“Firari ….’den Yeni Partiye destek.”

“….. Belediyesinin 17 milyon lirası pavyon çalışanlarına gitmiş.”

Gerçekten bunlar gazetecilik değil. Olamaz, olmamalı.

İddianameleri hazırlanmamış, yargılamaları tartışmalı biçimde süren, birer anne veya baba olan belediye başkanları, meclis üyeleri, çalışanları ve diğer insanlar için böyle başlıklar atmak, böyle yargılı sözde haber cümleleri kurmak, sadece gazetelerin yöneticilerine, muhabirlerine, sayfa düzenlemesi yapanlara değil, düşüncesi ve inancı ne olursa olsun, okurlara, izleyicilere, gazetecilik ve insanlık anlayışına, dahası dünyanın oluşumuna hiç yakışmıyor.

Yine de, meslektaşlarıma ve onları yönlendirenlere, bu tür başlık, haber ve yorumlardan, yalan, iftira ve kumpaslardan uzak durmaya başlamalarını, düşünce ve duygularını, düşmanlık, çıkarcılık, kin ve nefretten uzak tutarak sevgi, dostluk, mertlik ve huzurda buluşturmalarını diliyorum.

Haydi, her yerde ve her zaman, kan ve gözyaşının akmadığı, düşmanlık, kin ve nefretin olmadığı, sevgi ve dostluktan beslenen Türkiye ve Dünya için, kadın-erkek birlikte, dayanışma içinde. Haydi.