Türkiye Evimiz ise üstünde yaşananların halk kavramına hiç uymadığını, insanın, süreli veya süresiz bulunduğu her yeri çöplük ve küllük haline getirdiğini, kirlilik görüntülerinin utanç düzeyine vardığını anlatmak istemiştim “Halk…Türkiye ve Dünya Evimiz…İse” başlıklı, bir önceki yazımda.
Son iki gün Ankara sokaklarına, kaldırımlara, çiçekliklere, ağaç diplerine, oturma yerlerine, çimlere, parklara, ellerinde, ağızlarında sigara, yiyecek ve içecek bulunan kadın-erkek, genç, ileri yaşlı insanlara biraz daha dikkatli baktım.
Tek kelime ile dehşet.
Evet, sayısı çok fazla olan bazı insanların neden olduğu sorumsuzluğun, vicdansızlığın, vahşet düzeyine varan şiddetin etkisi ile bende ve benim gibi insanlarda oluşan dehşet.
Halk ve utandırıcı kirliliğin uyuşmadığı bir dehşet.
Bu kirlilik, renk veya renklerle anlatılamayacak düzeyde. Zaten renklerle anlatılmamalı. Renklerin tümü güzeldir ve kirliliği, baskıları, adaletsizlikleri renklerle, en çok da siyah, kara, gri olarak yorumlamak öncelikle renklere haksızlıktır. Çünkü renkler suçlu değildir.
Suçlu kim diye sormaya gerek var mı?
Yapanlar, koca koca insanlar, gençler, ileri yaşlılar, kadın veya erkek, kamu, yerel ve özel kesimde çalışanlar, emekliler, işsizler, çocuk yaştakiler.
“Kamu, yerel ve özel kesimde çalışanlar ”kapsamına bana göre her yasal kuruluş giriyor.
Cumhurbaşkanlığı, İletişim Başkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Yükeköğretim Kurulu ve tüm üniversiteler, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Belediyeler Birliği, Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipleri Birliği, Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu ve diğer meslek örgütleri, DİSK, Türk-İş, Hak-İş başta olmak üzere memurlar ve işçilerin üst örgütleri sendikalar, emekli örgütleri, basın örgütleri, Hükümeti oluşturan veya hükümet dışı siyasal partiler, sen, ben, biz, hepimiz sorumluyuz. Bunların hiçbirisi, temiz toprak, su, hava ve toplum için görevlerini tam yapmıyorlar, yapamıyorlar.
Merak işte. Buralarda her düzeyde çalışanlar, insan eliyle oluşturulan kirlilikleri görerek araçlarına, masalarına, alanlarına ve evlerine nasıl gidiyorlar? Biri yazabilir veya telefon edebilir mi, nasıl?
“Türkiye ve Dünya Evimiz, üstünde yaşayanlar ailemiz, içinde şiddet bulunmayan ırk, kültür, siyasal görüş, din, dil, coğrafya ve diğer farklılıklar doğal zenginliğimizdir.”
Yukarıdaki tanıma aykırılığın olduğu bir alan daha var, yakışmayan, her an cana daha fazla zarar verme olasılığı bulunan bir konu.
Halk otobüsleri…Aslında otobüslerin bir suçu yok. İşletenlerin ve araçları kullananların bazıları. Akıllarını ve vicdanlarını çiğneyerek “şiddet estiren” bazı sürücüler.
Halk otobüsleri… Hiç mi sizlere bilgi ve belge gelmiyor, halk otobüslerini kullanan sürücülerin çoğunlukla ileri yaşlılar ve emeklilere, huzur içinde yaşaması gereken insanlara kaba davrandıkları, sağlıklarını ve yaşamlarını tehlikeye attıkları konusunda.
Ankara’da, “Halk Otobüsleri” denen ve kent içinde görev yapan bazı sürücülerin yarattıkları şiddet örneklerine sayfalar yetmez. Halk kelimesine yakışan davranışlarda bulunan, çok güzel iletişim kuran bazı sürücülerle karşılaşınca elbette mutluluk ve gurur duyuluyor. İnanılacak gibi değil, iyiler ve iyi olmayanlar, halk tanımını hak eden ve etmeyenlerin birlikte ve yan yana yaşadığı Ankara.
Kısa süreliğine gittiğim başka kentlerden, örneğin İstanbul ve İzmir’den birkaç iyi örnek verebilirim, ancak iyi olmayan örneklerim yok.
Gün içinde veya karanlıkta tek başıma olduğumda durmayan halk otobüsü sürücülerine çok rastladım.
Aylar önce, hareket ettiği takdirde asla eleştirilmemesi gereken bir halk otobüsüne doğru koşuyorum, aracın arka yönünde. Durak da biraz ıssız sayılabilecek bir cadde üzerinde. İki saniye sonra otobüse yetiştim. 06 ED 4444 plakalı. Kaptanının adı Mustafa Şahin. Telefonu da var. Emekli ve ileri yaşlı bir gazeteci olduğumu ve bu örnek davranışını yazacağımı söyledim.
11 Eylül 2026 Cuma. Saat 10.25. Çankaya’dan Kızılay yönüne giden 06 HO 1499 plakalı bir halk otobüsü. TBMM karşısındaki duraktan hareket eder etmez, “küüttt” diye bir ses, aynı anda bir kadın yolcunun çığlığı duyuldu. Bir emekli, daha otobüsün basamaklarından çıkmadan, aracın sürücüsü, çok sıkça örneğini gördüğümüz gibi çok hızlı bir kalkış yaptı. Erkek yolcu otobüsün zeminine vurdu kafasını. Yolcular yardıma koştu. Yolcu araçtan indirildi. Otobüsten inen güzel insanlar dakikalarca ilgilendi. Düşen emekli yolcunun yaşamsal tehlikesi olmadığı kanısı oluştu ki araç yeniden hareket etti.
Daha büyük ve onarılamayacak örneklerin yaşanmaması için Belediyeler, meslek odaları, işletme sahipleri ve sürücülerin, sorunların çözülmesi için birlikte hareket etmesi gerekiyor.
Bir önemli sorun da yolculardan geliyor. Yolcuların önlere ve kapılara yığılması, sürücülerin sıkça uyarmak zorunda kalması, ileri yaşlılara yer verilmemesi, yolcular arasında çok basit konularda uzun süreli tartışmalar yaşanması, hatta bu tartışmaların kavgalara ve tehditlere varması gibi. Bu durum, kanımca, zaten ekonomik yönden zorluklar yaşadıklarına inandığım bazı sürücüleri zihinsel ve bedensel anlamda yoruyor, akıllara ve vicdanlara sığamayacak düzeylerde öfke patlamasına yol açıyor.
Tek kelime ile halk ve halkın otobüslerini kullananlar arasındaki sorunlar sadece ceza ile değil, bilgilendirme, farkındalık oluşturma, iyi iletişim ve hoşgörü anlayışı sağlanarak ortadan kaldırılabilir. Akıl, yürek, vicdan,…
Halk kavramına aykırı ve tehlikeli bir sorun daha. Ters yönde ve kaldırımlarda cirit atan, korku ve gürültü üreten motosikletler. Daha fazla ölümcül veya ağır hasarlı kazalar artmadan engellenmesi gerekiyor.
Haydi, her yerde ve her zaman, “Türkiye, Ankara ve diğer iller evimizde, “Biz büyük bir aileyiz” anlayışının yaygınlaşması için kadın-erkek birlikte, dayanışma içinde…Haydi…