Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, Milliyetçi Hareket Partisi’nin desteğindeki iktidarında her İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanı değiştiğinde, alanlarda veya sabaha karşı bazı evlerin önünde yaşanan inanılmaz yakışıksız görüntülerin sona ereceği, kentsel alanlarda, kadın-erkek, polis-yurttaş, kırsal alanlarda jandarma-yurttaş arasındaki barikatların, itişmelerin, “Alın şunu” diye emir veren dillerin, yaka paça denen ilkel yöntemlerle insanların devlet araçlarına bindirilip saatler ve günler boyu tutulacakları yerlere götürülmelerinin, gaz, cop ve ters kelepçelerin, savcı, yargıç ve zanlı arasındaki acılı süreçlerin bir daha yaşanmayacağı umudu ve dileği canlanır.

Kimde mi? Elbette bende.

Kiminle mi? Elbette, sizlerin göremediği, içimde veya yanımda hep canlı duran başka bir varlıkla. Varlığın adı aslında giriş bölümünde var. Bu yazıyı hazırladığım bir Ankara akşamında o canlı varlık yine içimde, yine yanımda. Şu anda ve her zaman, asla tek kişi değilim. Çünkü, UMUT denen en büyük bireysel gücüm ve yaşam kaynağım her zaman ve her yerde benimle. Cinsiyeti de yok, inanın. Kızgınlığı, nefreti, düşmanlığı da asla.

İşte, giriş bölümünde değindiklerimin ve daha çok eklemeler yapılabilecek olumsuz örneklerin yaşanmayacağı umudumu, o cinsiyeti belirsiz, ancak insan dediğim “UMUT” çoğaltıyor.

Diyorum ki, kadın-erkek ayırımı yapmadan, bir gün, aynı polisler, aynı askerler, aynı yurttaşlar, aynı siyasetçiler, aynı öğrenciler, aynı işçiler, aynı hukukçular, aynı gazeteciler, şiddetin değil, yüz yüze konuşarak ve uzlaşarak kurulacak iletişimin; alanlardaki, meydanlardaki, parklardaki, ormanlardaki, maden sahalarındaki, adliye veya fabrika önlerindeki kahramanları olacaktır.

Haydi, emekli, terhis veya mezun olmadan, haydi…

Günümüzün insanları, insan, hayvan ve doğanın sevgi, dostluk ve barış içinde, dengeli ve uyumlu yaşamasını sağlayamazlarsa ne olacak?

İçimdeki veya yanımdaki UMUT, toprak, hava ve suyun aşırı kirletilmesine, canlılar arasındaki ilişkilerin, insandan dolayı şiddetin doruğuna çıkmasına karşın gelecek kuşakların böyle bir Dünya’yı, hatta Uzayı sağlayacaklarını söylüyor.

Burada, bir konuya daha değinmek istiyorum.

1 Eylül 2026 Salı, Dünya Barış Günü. 1 Eylül 1939 tarihinde Almanya, Polonya’yı işgal ederek İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına neden oldu. Birleşmiş Milletler Örgütü 21 Eylül’ü Barış Günü kabul etmesine karşın, Dünya halkları 1 Eylül’ü daha yoğun ve etkili kutluyor.

Savaşların, saldırıların ve çatışmaların olmaması için kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü ve Avrupa Birliği üyesi bazı ülkelerin, Dünya’yı kan ve gözyaşı içinde bırakmalarını, ülkelerin sınırlarını ve iç yapılarının değiştirmelerini, ancak demokrasiyi değil diktatörlüğü getirmelerini, halkların sağladığı kaynaklarla elde edilen silahların ve acımasızlığın gölgesinde kabadayılık yapanların vahşetlerini görenler, iki örgütün işlerinin çıkmaza doğru gittiğini rahatça, elbette üzülerek ve utanarak söylüyorlar. Bunlardan birisi de benim.

İşte, bugünün siyasetçileri, Hükümet yetkilileri ve güvenlikten sorumlu kamu yönetimlerine bu konuda sözlerim var.

Türkiye’de 23 Nisan 19 Mayıs, 29 Ekim ve 10 Kasım başta olmak üzere bazı gün ve haftaların çok özel önemi bulunuyor.

1 Mayıs ve 1 Eylül günleri, hem ulusal ve hem de uluslararası anlamları açısından asla unutulamayacakların başında yer alıyor.

Tarihsel günlerin ve özellikle 1 Mayıs ve 1 Eylül günlerinin İstanbul’daki Taksim Meydanı ile ilişkisi de geleneksel hale gelmiş durumda.

Taksim Meydanı, işçi sendikaları ve birçok demokratik kitle örgütünün ısrarlı isteklerine karşın, 2013 yılından itibaren kitlesel kutlamalara kapalı tutuluyor.

Sonsöz Gazetesi’nin okurlarına sunulduğu 28 Ağustos 2026 günü ile 1 Eylül arasında 4 tam gün var.

Bu satırların yazarı ve bir demokratik kitle örgütünün Yönetim Kurulu Başkanı olarak İçişleri Bakanlarımıza önerilerde bulunmayı sürdürüyorum. Güvenlik güçlerimiz, Taksim Meydanı veya diğer alanlarda yasalara uygun olarak düzenlenecek tüm kitlesel etkinliklerde olası şiddet girişimlerine engel olabilecek, toplanma ve sonrasında güvenli olarak alanlardan ayrılmayı sağlayabilecek insan gücüne, donanıma ve deneyime sahiptir.

Bugünün bakanları, siyasetçileri, uzmanları ve tarafları olarak sizler başaramazsanız, çok uzak olmayan geleceklerde sizlerin yerini alacak olanlar, Taksim başta olmak üzere tüm alanların yasalara uygun ve şiddetsiz yöntemlerle açılmasını mutlaka ve mutlaka sağlayacaklardır.

Mutlaka, emeklisi, memuru, işçisi, işsizi, gazetecisi, hukukçusu, siyasetçisi, kadını ve erkeği ile herkes, haklara dayalı olarak sorunlarını, dileklerini, kaygılarını, acılarını, umutlarını, ellerinde şiddet üretebilecek cisimler, dillerinde yakışmayacak sözler olmadan alanlarda, meydanlarda, dağlarda, ovalarda, ormanlarda, köylerde, kentlerde dile getirebileceklerdir.

Çok yakın, hatta hemen gelmesini dilediğim o gün, silahlar, coplar, tomalar, tekmeler, yumruklar değil, gözler ve diller konuşacak, konuşturulacaktır. Eller, çekmek, çekiştirmek için değil, kardeşçe okşamak için gidecektir başlara, saçlara.

Hayal gibi gelebilir, ancak, inanıyorum ki yurttaşlar, polisler ve askerler tokalaşarak, kucaklaşarak ve birbirlerine el sallayarak ayrılacaklardır. Her adım, evlere ve iş yerlerine doğru sevgi, dostluk ve barış içinde atılacak, yürekler korku değil huzur içinde çarpacaktır.

Haydi, emekli olmadan, isimlerinizin tarihin gurur verici sayfalarına yazılması veya yazmanız için haydi…Hatta, yüreklerinizle, alın terinizle, hak ederek.

Her yerde ve her zaman, kadın-erkek birlikte, dayanışma içinde, haydi…