Ankara’nın Kayıp Dereleri

Bozkırın Ortasında Bir Venedik Masalı

Ankara’ya yıllarca “bozkırın ortasındaki gri şehir” dediler.

Oysa Ankara’nın suçu gri olmak değildi…

Suç, derelerini unutmaktı.

Bugün gençlere “Hatip Çayı” deseniz, çoğu navigasyonda aramaya kalkar. Oysa biz çocukken Hatip Çayı mahallemizin tam ortasından geçerdi. Bir yanında Samsun asfaltı, diğer yanında tren yolu… Ortada ise nazlı nazlı akan bir su. Şimdiki gibi egzoz kokusu değil; su kokusu vardı Ankara’da.

Kaynak suları çıkardı kenarlarından. Eğilip avuç avuç içerdik. Şimdiki çocuk bir yerden su içmeye kalksa önce annesi bağırıyor:

— Oğlum dur! Önce barkodunu okutalım!

Bizim çocukluğumuzda suyun barkodu yoktu ama tadı vardı.

Hatip Çayı’nın kenarında halılar yıkanırdı. Mahalle kadınlarının en büyük sosyal medya platformu dere kenarıydı. Biri halıyı çitilerken öbürü mahalle dedikodularını köpürtürdü.

“Filanca kız kaçmış… Falancanın oğlu Almanya’dan dönmüş… ” Haber ajansı gibiydi vallahi. Şimdi düşünüyorum da…

Ankara’nın içinden tam on iki dere geçiyor.

Ankara Çayı

Çubuk Çayı

Hatip Çayı

İncesu Deresi

Dikmen Deresi

Kavaklıdere

Hoşdere

Bentderesi

Cevizlidere

Kirazlıdere

İmrahor Deresi

Bülbülderesi

Düşünebiliyor musunuz?

Cumhuriyet’in başkentinin içinden on iki dere geçiyor!

Ama biz ne yapmışız?

Üstünü kapatmışız.

Resmen Ankara’nın üstüne beton yorgan çekmişiz.

Şimdi oralardan geçerken dere sesi değil, korna sesi duyuyoruz. Kurbağaların yerini egzozlar aldı. Çocuk kahkahalarının yerini ise trafik ışığında sinir krizi geçiren şoförler… Oysa biraz akıl, biraz estetik, biraz şehir sevgisi olsaydı; bugün Ankara bambaşka bir şehir olabilirdi.

Bakın Eskişehir ne yaptı?

Porsuk Çayı’nı düzenledi. İnsanlar gondola biniyor, kenarında kahve içiyor, fotoğraf çekiliyor.

Şehir nefes alıyor.

Bizde olsa ne olurdu biliyor musunuz?

“Hatip Gondol Turu — Tam Bilet 25 lira!”

Kızılay’dan bin, Mamak’a romantik yolculuk yap!Belki de Ankara’nın aşıkları artık AVM köşelerinde değil, dere kenarlarında buluşurdu.

Belki gitar çalan gençler su sesiyle şarkı söylerdi.

Belki çocuklar tablet ekranına değil, suyun içindeki balıklara bakardı.

Ama olmadı.

Biz dereleri önce unuttuk…

Sonra üstünü örttük…

En sonunda da yok olduklarına inandık.

Oysa şehirlerin hafızası vardır.

Ankara’nın hafızası da suyla yazılmıştı.

Bugün Kavaklıdere ismini biliyoruz ama deresini bilmiyoruz.

Cevizlidere var ama ceviz ağacı yok.

Bentderesi’nin bendi yok.

Bülbülderesi’nde bülbül sesi duyan kaldı mı, bilinmez…

Şehir büyüdü belki ama ruhu biraz küçüldü sanki.

Yine de insan hayal kurmadan edemiyor…

Bir gün Ankara’nın kayıp dereleri yeniden gün ışığına çıkar mı?

Hatip Çayı yeniden çocuk sesleriyle buluşur mu?

İncesu Deresi’nin kenarında insanlar çay içer mi?

Kim bilir…

Belki bir gün Ankara, betonun altından kendi sesini yeniden duyar.

Ve belki o gün, çocukluğumuzun suları yeniden nazlı nazlı akar…