Ama Özgürlüğü Asla!

Eskiden ilkokul fişlerinde Ali her şeyi yapardı: Topu tutar, ata bakar, Oya’ya ipi verirdi. Bizim

Ali (Yılmaz) ise çıtayı biraz yükseltmiş. Ben ona "Ali kitabı ver" dedim, o bana tutup kalbinin

anahtarını, pardon, düğmelerini verdi: "Dudaklarım Çözer Kalbinin Düğmelerini.

"

Yetmedi, bir de yanına taze fırından çıkmışçasına sıcak, dumanı üstünde "Takma Dişli

Sevgilim" kitabını iliştirdi. Ali bu; kelimelerle oynamayı seviyor, belli ki protez dişli bir

sevgilinin bile gülüşündeki o şiirsel estetiği ıskalamayacak kadar "gözü açık" bir şair.

Rousseau ile Bir Kahve Molası

Ali’nin sayfalarını karıştırırken karşınıza aniden "Eski Bir Tapınak Duvarındaki Yazıt"

çıkıveriyor. Tam ruhunuzu o antik satırlara teslim etmişken, Ali kulağınıza eğilip o meşhur

düsturu fısıldıyor: “Herkesle dost olmaya çalış ama kimseye teslim olma.

Valla Ali, bu devirde bırak kimseye teslim olmayı, kredi kartı borçlarına teslim olmamak bile

büyük başarı! Ama Ali haklı. Tam o sırada masamıza hayali bir konuk oturuyor:

Jean-Jacques Rousseau. Elinde 1995 basımı, Rasih Nuri İleri çevirisiyle bir kitap... Şöyle bir

gürlüyor üstat:

"Ben özgürlüğe taparım! Hem başkalarına hükmetmekten hem de başkalarına kul olmaktan

nefret ediyorum!" Bakıyorum Ali’ye, bakıyorum Rousseau’ya... İkisi de aynı dertten muzdarip.

Biri operanın tozunu yutmuş, diğeri aydınlanmanın. İkisi de diyor ki; dünya ne kadar kalleş

olursa olsun, sen yine de kendinle barışık kal. Yani diyorlar ki; dışarıda fırtına kopsa da senin

içindeki deniz süt liman olsun.

Çöller, Kelebekler ve Cep Telefonları

Ali Yılmaz’ın dünyasında çocuklar sessiz oynamıyor.

"Bastıkları yerleri incitmezler" diyor

Ali... Ah be Ali, keşke koca koca adamlar da bastıkları yerleri incitmese! Şairimiz bir

bakmışsınız bir kelebek olmuş özgürce uçuyor, bir bakmışsınız yaşam belirtisi olmayan bir

çölde insanlık adına kaygılanıyor. Duygusallıktan ziyade, hani o unuttuğumuz "erdemli insan

duyarlılığı" var ya, işte tam o damardan vuruyor.

Sonra teknolojiye getiriyoruz sözü. Şimdilerde "Teknokültür" diye bir canavar var. Teknoloji,

kapital ve sansasyon el ele vermiş, bizim o güzelim insani değerlerin üzerinde "hora"

tepiyorlar. Cebimizde dünyanın en pahalı akıllı telefonları var ama birbirimize iki çift samimi

laf edemiyoruz. Ali de patlatıyor şiiri:

"Kuş tüyü yataklar, altın duvarlı villalar neye yarar, sizlerin o sıcak bakışına ulaşamadıktan

sonra?" Doğru söze ne denir? Altın kaplama yalnızlıklar yerine, bakır kaplama bir dost

sohbetini kim istemez?

Ali Yılmaz sadece bir birey, bir sanatçı olmakla yetinmiyor; o "kendini aşma" peşinde bir

derviş gibi... Her gerçek sanatçıyı içten içe kemiren o "daha iyisini üretme" tutkusu, belli ki

Ali’nin en büyük yardımcısı.

Ali, dostum; sahnede sesin, kâğıtta kalemin dert görmesin. Yeni üretimlerinde kolaylıklar

diliyorum. Ama unutma, bir dahaki sefere sadece şiir yetmez, o "Takma Dişli Sevgili"nin

hikâyesini de uzun uzun konuşacağız!

Ogün Attilâ Budak.1999 yılında OPERA-BALE dergisinde benimle ilgili bu güzel yazıyı yazmış. Çok teşekkür

ederim.