(Benim ağzımdan, bir bardak ince belli hakikat…)

Biz bu memlekette birçok şeyi tartışırız…

Siyaseti tartışırız, ekonomiyi tartışırız, trafiği tartışırız…

Ama bir şey vardır ki tartışılmaz:

Çayın yeri.

Ben açık konuşayım…

Sabah gözümü açtığımda dünyayı kurtarmak gibi bir derdim yoktur.

Ama mutfaktan gelen o ilk çay kokusu yok mu…

İşte o koku, insanın içindeki bütün devrimleri başlatır.

Çay dediğin sadece bir içecek değildir bizde.

Çay dediğin bir haldir, bir sohbet bahanesidir, bir suskunluk arkadaşıdır.

Hatta bazen öyle bir noktaya gelir ki, insanın söyleyemediklerini bile demler…

Eskiden semaver vardı…

Öyle düğmeye bas, kaynasın, hazır olsun yok!

Sabır vardı, emek vardı, bekleyiş vardı.

Semaverin başında oturan büyükler…

Sanki çay değil de hayatı demliyordu.

Şimdi bakıyorum da…

Teknoloji ilerledi, kettle'lar geldi, çay makineleri çıktı…

Ama o semaverin dumanındaki muhabbet hâlâ icat edilemedi.

Bir de şu var…

Bizde çay sınıf tanımaz.

Zenginin de masasında vardır, fakirin de.

Sarayda da içilir, gecekondu sofrasında da.

Bir bardak çay gelir…

Herkesi eşitler.

Ve o ince belli bardak…

Bir sanat eseri gibi…

Altı dar, üstü geniş…

Sanki “hayatın özü azdır ama üstü geniştir, keyfi bol yaşa” der gibi.

Şekerli içenler vardır…

Onların çayı ayrı bir müzik gibidir.

Kaşık bardakta tıkırdar:

“tık tık tık…

Sanki bir konser verir mutfakta.

Şekersiz içenler?

Onlar biraz filozof olur…

“Çayın tadı zaten yeter” diyerek hayata kafa tutarlar.

Bir de çocukluk var tabii…

Çayla ilk tanışma hikâyemiz…

Direkt çay verilmez bize…

Ne yapılır?

Paşa çayı!

Yarım çay, bol su…

Ama adı büyük:Paşa!

Çocuk daha bardaktan bir yudum alır…

Kendini sarayda hisseder!

Kim bulduysa bunu…

Vallahi çocuk psikolojisini Nobel seviyesinde çözmüş.

Bir de o efsane ritüel…

Bisküviyi çaya batırmak…

Ama dikkat!

O süreyi kaçırırsan…

Bisküvi bardağın dibine gömülür.

Çayın içinden kurtarma operasyonu başlar.

Evde herkes kaşıkla dalış yapar…

Sanki Karadeniz’de kurtarma çalışması!

Ama işin özü şu…

Çay sadece içilmez bu ülkede…

Paylaşılır.

Bir dost gelir:

“Çay koyayım mı?”

Aslında soru değildir bu…

Bir davettir.

Bir kapı açmaktır.

Bir “gel, iki laf edelim” demektir.

Şimdi tam burada…

Çayın yalnız olmadığını da hatırlatalım.

Onun ezeli yoldaşları vardır…

Simit, çay ve üçgen peynir!

Ah o sabahlar…

Elden koparılmış susamlı bir simit…

Ortasına sıkıştırılmış o mütevazı ama gururlu üçgen peynir…

Yanında dumanı tüten çay…

İşte bu üçlü…

Bu memleketin en sade ama en zengin kahvaltısıdır.

Gençken simidi dişlerimizle parçalarız…

Orta yaşta “biraz sert mi bu?” diye düşünürüz…

Yaş ilerleyince…

“Şunu çaya batırmadan olmaz” noktasına geliriz!

Dişler kaldıysa kahramanlık,

kalmadıysa çay zaten devreye girer…

Yumuşatır, affettirir, kurtarır!

Simit çaya banılır…

Peynir araya girer…

Ve o lokma var ya…

Ne saray sofralarında vardır, ne beş yıldızlı otellerde.

Çünkü onun içinde çocukluk vardır.

Okul yolu vardır.

Harçlık hesabı vardır.

Ve en önemlisi…

Paylaşılmış bir hayat vardır.

Aşk da çayla başlar bazen…Ayrılık da çayla konuşulur.

Barışmalar çayla olur.

Küsler çayla barışır.

Hatta bazı dertler vardır…

Ne doktor çözer, ne zaman…

Bir bardak çay çözer.

Şimdi dönüp bakıyorum da…

Biz aslında çay içmiyoruz.

Biz anı içiyoruz.

Biz geçmişi yudumluyoruz.

Biz çocukluğu, mahalleyi, annemizin mutfağını içiyoruz.

Ve en güzeli…

Çayın bahanesi hiç bitmez.

“Bir çay daha koyayım mı?”

İşte o cümle…

Bu memleketin en zarif uzatma cümlesidir.

Gitmek istemeyenlerin son kalesidir.

Benim hükmüm nettir Hâkim Bey…

Bu ülkede çay sadece bir içecek değildir.

Birleştirici bir güçtür.

Ve son sözümü de çayın demine yakışır şekilde söyleyeyim:

Hayat bazen serttir…

Tıpkı simit gibi…

Ama biz onu çaya batırır,

peynirle yumuşatır,

dostlukla güzelleştiririz.