Sabah kalkıyorum. Çayı koyuyorum. Camdan sokağa bakıyorum.

Ve her gün aynı manzara:

Üç dev.

Biri adaletsizlik.

Biri korku.

Biri cehalet.

Bizim mahallede yaşıyorlar artık.

Adaletsizlik takım elbiseyle geziyor. Hep bir tanıdığı var.

Korku sessiz sessiz dolaşıyor, kulağına eğilip “boş ver” diyor.

Cehalet ise yüksek sesle konuşuyor, her konuda uzman.

Markete giriyorum.

“Poşet ister misiniz?” diyor kasiyer.

İster miyim? Artık poşet bile lüks.

Emekli amca raflara bakıyor, hesap yapıyor, sonra hiçbir şey almadan çıkıyor.

Genç çocuk telefona bakıyor, yurt dışı videoları izliyor.

Anne elindeki listeyi buruşturuyor: üç kalem eksiltmiş.

Sonra televizyonu açıyoruz.

Birileri grafik anlatıyor.

Birileri “çok iyiyiz” diyor.

Ben mutfakta tencereye bakıyorum. Tencere susuyor.

Eskiden Don Kişot yel değirmenleriyle savaşırmış.

Biz bugün faturalarla, zamlarla, torpilli koltuklarla uğraşıyoruz.

Ama biz alışığız.

Biz sabah ekmek kuyruğunda sohbet eden insanlarız.

Otobüste yer vereniz.

Komşuya çorba taşıyanız.

Düğünde oynayıp cenazede birlikte ağlayanız.

Devler büyük olabilir…

Ama biz kalabalığız.

Bazen korkuyoruz, evet.

Bazen yoruluyoruz.

Bazen “hiçbir şey değişmez” diyoruz.

Ama yine de sabah kalkıyoruz.

Çayı demliyoruz.

Çocuğu okula gönderiyoruz.

İşe gidiyoruz.

Gülüyoruz.

Yazıyoruz.

Çünkü biliyoruz:Bu memleket sadece siyasetçilerden ibaret değil.

Bu memleket pazardaki teyze, minibüsteki şoför, atanamayan öğretmen, geçinemeyen

emekli.

Ve hâlâ içimizde bir yerlerde küçük bir umut var.

Üç devle yaşıyoruz belki…

Ama hâlâ yan yana durmayı biliyoruz.

İşte bu yüzden:

Onlar güçlü olabilir,

ama biz inatçıyız.