Baharın insanın içine işleyen o tatlı tedirginliği yine kapımızda…

Ağaçlar, sanki uzun bir uykudan uyanmış gibi utangaç utangaç tomurcuklanıyor. Çimenler

başını kaldırmış,

“Ben de buradayım” diyor. Kuşlar ise sabahın erken saatlerinden itibaren

bir bayram provasına başlamış gibi… Doğa, kendi 23 Nisan’ını çoktan ilan etmiş aslında.

Ama gelin görün ki, bizim 23 Nisanlarımız biraz mahcup…

Eskiden, hani şu dizlerimiz yara bere içinde, cebimizde leblebi tozuyla dolaştığımız yıllarda…

Okul bahçelerinde sıraya girerken içimiz kıpır kıpır olurdu. Bir günlüğüne bile olsa “büyümüş”

sayılırdık. Kimi vali olurdu, kimi öğretmen… Ama en çok da çocuk olurduk.

Ve evet…

O meşhur yağmurlar…

Sanki gökyüzü bile bu coşkuya dayanamayıp gözyaşı dökerdi. Tam şiir okuyacaksın, bir

bakarsın yağmur başlamış. Bayram iptal olmazdı ama; sadece saçlarımız ıslanır, şiirlerimiz

biraz titreyerek okunurdu. Belki de o yüzden daha içtendi her şey.

Bugün?

Bugün bayramlar biraz daha “programlı”

, biraz daha “protokollü”

Çocukların sesi bazen mikrofonun cızırtısına karışıyor, bazen de büyüklerin konuşmaları

arasında kayboluyor. Sanki birileri bu bayramı usul usul sıradanlaştırmaya çalışıyor. Ama

unuttukları bir şey var:

Bu bayram, bir takvim yaprağı değil.

Bu bayram, bir milletin çocuklara bıraktığı en saf miras.

Mustafa Kemal Atatürk, dünyada eşi benzeri olmayan bir şeyi yaptı. Bir bayramı çocuklara

armağan etti. Çünkü biliyordu ki; bir ülkenin yarını, bugünün küçük ayak izlerinde saklıdır. Ve

o izler ne kadar neşeli, ne kadar umut doluysa, yarın da o kadar aydınlık olur.

Bir de o güzel gelenek yok mu…

Devlet büyükleri, yöneticiler, siyasi parti liderleri 23 Nisan’da koltuklarını çocuklara

devrederler. Küçücük eller, koca makam koltuklarının kolçaklarına tutunur. Çocuklar o

koltukta 15-20 saniyelik bir hayal kurar…

Kimi “okulları güzelleştireceğim” der, kimi “savaşı bitireceğim”

Kimi de sadece gülümser.

Ama insan düşünmeden edemiyor:

Acaba o koltuklar gerçekten çocuklara bırakılsa ne olurdu?

Belki daha az kavga olurdu…

Belki daha çok oyun alanı yapılırdı…

Belki kararlar alınırken bir çocuğun kalbi kadar temiz düşünülürdü dünya…

Çünkü çocuklar koltuğun ağırlığını değil, hayalin hafifliğini bilir.

Şimdi soralım kendimize:

Biz o ayak izlerini hâlâ duyabiliyor muyuz?

Bir çocuğun eline küçük bir bayrak verildiğinde gözlerinde oluşan o ışıltıyı…

Sahneye çıkarken yaşadığı o tatlı heyecanı…

Ya da yanlış söylediği bir kelimeden sonra bile gülerek devam edişini…

Belki de sorun bayramlarda değil;

Belki biz büyüdükçe, bayramı görme biçimimizi kaybettik.

Ama iyi haber şu:

Çocukluk çok uzak bir ülke değil…

Bir şarkıyla, bir şiirle, hatta bir yağmur damlasıyla geri dönülebilecek kadar yakın.

O yüzden bu 23 Nisan’da;Biraz eğilelim çocukların boyuna…

Biraz yavaşlayalım…

Biraz daha az “büyük” olalım.

Belki o zaman fark ederiz:

Bir çocuğun gülüşü, en büyük törenden daha değerlidir.

Ve dileğim odur ki;

Dünyanın neresinde olursa olsun hiçbir çocuğun bayramı yarım kalmasın.

Ne savaşla, ne korkuyla, ne de unutulmuşlukla…

Nasıl ki ağaçlar her bahar yeniden tomurcuklanıyorsa,

Çocuklar da her yıl yeniden umut olsun bu dünyaya.

Ve biz…

Onların büyümesine sadece tanık olmayalım,

Onlara yakışır bir dünya bırakalım.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.

İçimizdeki çocuğu kaybetmeyenlere…

Ve henüz kaybetmeye fırsat bulamayan tüm çocuklara…