Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile ekonomistlerin oluşturduğu Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) her ay enflasyon rakamlarını açıklar, biz de doğal olarak bu rakamlar üzerinden memleketin halini anlamaya çalışırız. Ama işin başında hep aynı karışıklıkla karşılaşırız: “Enflasyon demek hayat pahalılığıdır” diye düşünürüz.

Oysa iş o kadar basit değildir.

Enflasyon başka bir şeydir, hayat pahalılığı başka bir şey. Ama ikisi de dönüp dolaşıp vatandaşın cebine dokunduğu için çoğu zaman birbirine karışır.

Enflasyon dediğimiz şey, fiyatların ne kadar arttığını, daha doğrusu ne hızla arttığını gösterir. Yani bugün 100 liraya aldığımız bir ürün, yarın 120 lira oluyorsa, burada enflasyon vardır. Bu bir oran işidir.

Hayat pahalılığı ise bambaşka bir yerden kendini hissettirir. Vatandaş pazara gider, fileyi dolduramaz; kirayı öder, elde bir şey kalmaz; arabaya yakıt alır, depo yarım kalır. İşte bu, doğrudan hayat pahalılığıdır. Yani mesele fiyatların ne kadar arttığı değil, o fiyatların zaten ne kadar yüksek olduğudur.

Tam da bu yüzden, enflasyonun düşmesi hayatın ucuzladığı anlamına gelmez. Sadece fiyat artışının hızı kesilir. Ama fiyatlar yerinde durmaz, yüksek seviyede kalır. Vatandaşın omzundaki yük de öylece durur.

Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur. İnsanlar teknik anlamda enflasyonu değil, doğrudan hayat pahalılığını yaşıyor. Çünkü mesele oran değil, alım gücünde ortaya çıkıyor.

Bunu en iyi anlatan örneklerden biri 200 liralık banknottur. 2009 yılında tedavüle giren bu para, o gün yaklaşık 131 dolara karşılık geliyordu. Bugün ise ancak 4,4 dolarlık bir değer taşıyor. Aradaki fark, yalnızca bir kur hareketi değil; aynı zamanda yıllar içinde biriken enflasyonun ve eriyen alım gücünün hikâyesidir.

Aynı tabloyu günlük hayatta da görüyoruz. Bir zamanlar 200 lirayla çeyrek altın alınır, hatta üzerine para bile kalırdı. Bugün ise bir çeyrek altın almak için onlarca banknot taşımak gerekiyor. Eskiden birkaç banknotla yapılan alışveriş, bugün neredeyse çantayla para taşımayı gerektirir hale geldi.

Akaryakıtta da durum farklı değildir. Bir zamanlar depo doldurmaya yaklaşan para, bugün birkaç litre yakıta ancak yetiyor. Mutfakta ise iş daha da çetrefilleşmiştir. Eskiden kilolarla alınan ürünler bugün gramla alınır hale gelmiştir. 200 liranın satın alma gücü 500 ekmekten 11,5 ekmeğe kadar gerilerken, bu durum, istatistikten öte, doğrudan hayatın ta kendisidir.
İşte tam bu noktada mesele netleşiyor:

Sorun sadece enflasyonun yüksek olması değildir. Asıl sorun, gelirlerin bu artışa yetişememesidir.

Nitekim yılın daha ilk çeyreğinde asgari ücretlinin 4 bin 110 lirası, en düşük emekli maaşı alanın ise 2 bin 928 lirası erimiştir. Açıklanan enflasyon oranları ne olursa olsun, vatandaşın cebindeki gerçek tablo budur.

Buradan bakınca şu soruyu da sormadan geçmeyelim: Yıl başında düşük enflasyon hedefiyle belirlenen maaşlar, daha yılın başında buharlaşırken bu düzen nasıl sürdürülebilir?

Özetle;

Enflasyon sadece ekonomik bir gösterge değildir. Aynı zamanda sosyal bir meseledir. Gelir dağılımını bozar, dar gelirliyi daha da zorlar, toplumdaki adalet duygusunu aşındırır.

O yüzden meseleye sadece “enflasyon düştü mü, yükseldi mi?” diye bakmak yetmez. Asıl bakılması gereken yer, vatandaşın alım gücüdür.

Eğer alım gücü artmazsa, enflasyon düşse bile hayat pahalılığı ortadan kalkmaz.

Bugün gelinen noktada görünen şudur: Yıl başında konulan hedeflerle gerçekleşmeler arasında ciddi bir fark oluşmuş haldedir. Gidişat, yıl sonu enflasyonunun yüzde 30’un üzerinde olacağını şimdiden gösteriyor.

Yani; mesele rakam değildir, mesele, o rakamların vatandaşın hayatına nasıl yansıdığıdır. Ve bugün bu ülkede hissedilen şey, enflasyon değil; doğrudan hayat pahalılığıdır.