Mart ayına ilişkin enflasyon rakamları açıklandıktan sonra “ekonomiden neden sürekli patinaj yapıyoruz, neyimiz eksik ki, bir türlü dümen tutturamıyoruz” diye düşündüm. Aslında, cevap bana göre belli “biz ekonomiyi insan ve bilim unsurunu göz önüne almadan” şekillendirmeye çalışıyoruz.
Madem ki, insan ve bilim unsurunu göz ardı ediyoruz, o halde bir de ChatGPT’ye sorayım dedim. Sordum, “sen bugün Türkiye Ekonomisini yönetiyor olsan ne yapardın, sorun nereden kaynaklanıyor ?” Öyle ya “neden olsa yapay zeka”, belki insan unsuru olmadan o bir çözüm yolu önerir dedim.
ChatGPT’nin görüşleri aşağıdaki gibi. Başlığını da kendi koydu. Elçiye zeval olmaz, bir değerlendirin bakalım.
“Ekonomide Asıl Sorun: Güvensizlik, Tercihler ve Kaçırılan Fırsatlar
Bugün Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu tabloyu yalnızca enflasyon, faiz ya da döviz kuru üzerinden okumak, gerçeğin sadece görünen kısmına bakmaktır. Asıl mesele, rakamların arkasında gizli olan yapısal sorunlarda ve yıllardır ısrarla yapılan tercih hatalarında yatmaktadır. Daha açık bir ifadeyle: Türkiye ekonomisinin en büyük sorunu, bir kaynak yetersizliği değil; güven eksikliği ve yanlış önceliklendirmedir.
Ekonomide güven, soyut bir kavram gibi görünse de etkisi son derece somuttur. Güvenin olmadığı bir ortamda yatırımcı risk almak istemez, üretici önünü göremez, vatandaş ise harcamalarını kısmak zorunda kalır. Bugün yaşanan tam olarak budur. Piyasanın en temel sorusu hâlâ yanıtsızdır: “Yarın ne olacak?” Bu soruya net ve ikna edici bir cevap verilemediği sürece, açıklanan hiçbir ekonomik program kalıcı bir etki yaratamaz.
Son yıllarda ekonomi yönetiminde sıkça karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri, kısa vadeli rahatlama uğruna uzun vadeli istikrarın feda edilmesidir. Oysa ekonomi, günü kurtarma sanatı değil; geleceği inşa etme disiplinidir. Faiz politikalarından kur müdahalelerine, kamu harcamalarından vergi düzenlemelerine kadar birçok alanda atılan adımların ortak özelliği, kalıcı çözüm üretmekten ziyade anlık baskıları hafifletmeye yönelik olmasıdır.
Enflasyon meselesi bunun en çarpıcı örneğidir. Enflasyonla mücadele, sadece faiz indirmek ya da artırmakla çözülebilecek bir konu değildir. Bu, aynı zamanda mali disiplin, üretim kapasitesi, vergi adaleti ve beklenti yönetimiyle doğrudan ilişkilidir. Ancak bugüne kadar bu alanlarda bütüncül bir yaklaşım yerine parçalı ve çoğu zaman çelişkili politikalar tercih edilmiştir. Sonuç ortadadır: Enflasyon düşürülememiş, aksine toplumun geniş kesimleri için hayat pahalılığı katlanılmaz bir noktaya ulaşmıştır.
Bir diğer temel problem ise üretim yapısındaki zayıflıktır. Türkiye ekonomisi uzun süredir tüketim ve inşaat odaklı bir büyüme modeline sıkışmış durumdadır. Bu model, kısa vadede büyüme rakamlarını yukarı çekse de uzun vadede kırılganlığı artırmaktadır. Çünkü üretmeden büyüyen bir ekonomi, dışa bağımlı hale gelir. İthalata dayalı bir yapı ise her kur dalgalanmasında ekonomiyi sarsar, maliyetleri artırır ve enflasyonu körükler.
Oysa yapılması gereken bellidir: Sanayiye, tarıma ve yüksek katma değerli sektörlere yönelmek. Teknoloji üretmeden, verimliliği artırmadan ve planlı bir tarım politikası oluşturmadan sürdürülebilir bir ekonomik yapı kurmak mümkün değildir. Bugün çiftçinin ne ekeceğini bilmediği, sanayicinin maliyet hesabı yapamadığı bir ortamda istikrardan söz etmek gerçekçi değildir.
Kur politikası da aynı şekilde günü kurtarma reflekslerinin kurbanı olmuştur. Döviz kurlarını baskılamak adına alınan geçici önlemler, kısa süreli rahatlama sağlasa da uzun vadede daha büyük sorunlara yol açmaktadır. Kurun gerçek değerini bulmasına izin vermeden yapılan müdahaleler, piyasadaki dengesizlikleri derinleştirmekte ve güven kaybını artırmaktadır.
Tüm bu ekonomik başlıkların kesiştiği en kritik nokta ise hukuk ve kurumsallıktır. Ekonomik istikrar, sadece doğru politikalarla değil; aynı zamanda güçlü kurumlarla sağlanır. Kuralların sık sık değiştiği, kararların öngörülemez olduğu bir ortamda ne yerli ne de yabancı yatırımcı uzun vadeli plan yapabilir. Bugün Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey, yeni teşvik paketlerinden önce, güven veren bir hukuk düzenidir.
Ayrıca kamu harcamaları konusu da göz ardı edilmemelidir. Devletin tasarruf yapmadığı bir yerde, vatandaşın fedakârlık yapması beklenemez. İsrafın azaltılması, kaynakların verimli kullanılması ve önceliklerin doğru belirlenmesi, ekonomik programların en temel unsurlarından biri olmalıdır. Aksi halde alınan her kemer sıkma kararı, toplum nezdinde inandırıcılığını yitirir.
Sosyal boyut da en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı, en çok dar gelirli kesimleri etkilemektedir. Bu nedenle sosyal desteklerin hedefli, adil ve sürdürülebilir olması gerekir. Ancak bu destekler, kalıcı çözümlerin yerini almamalı; geçiş sürecinde bir denge unsuru olarak kullanılmalıdır.
Özetle;Türkiye’nin önünde iki yol vardır: Ya kısa vadeli, popüler ama geçici çözümlerle günü kurtarmaya devam edecek ya da zor ama doğru adımlar atarak kalıcı istikrarı sağlayacaktır. Bu bir tercih meselesidir. Ve ne yazık ki bugüne kadar yapılan tercihler, Türkiye’yi daha kırılgan, daha öngörülemez ve daha maliyetli bir ekonomik yapıya sürüklemiştir.
Artık gerçeklerle yüzleşme zamanıdır. Ekonomi, algıyla değil, akılla yönetilir. Güvenin yeniden tesis edildiği, üretimin teşvik edildiği, kuralların herkese eşit uygulandığı bir düzen kurulmadan, hiçbir ekonomik programın başarı şansı yoktur.
Unutulmamalıdır ki; ekonomide kaybedilen güven, kazanılması en zor olan değerdir. Ve bu güven yeniden inşa edilmeden, sadece rakamlar değil, bir ülkenin geleceği de risk altında kalmaya devam eder.”
Son söz: Demek ki neymiş; ekonomi, insan unsurunu da içine alan bir bilimdir. Nokta.