Bugün 23 Nisan. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı… Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dünya çocuklarına armağan ettiği ilk ve tek bayram. Ancak bu yıl, içimizdeki coşku yerini buruk bir sessizliğe bırakıyor. Çünkü okullarımızda yaşanan ve kimi zaman şiddetin en uç noktası olan cinayetlere kadar varan olaylar, “bayram” kelimesinin içini boşaltıyor. Böyle bir ortamda kutlama yapmak, pek çok insan için artık kolay olmuyor.

Peki ne oluyor da bu noktaya geliyoruz? Ne ara okullar, çocukların güvenle koşup oynadığı, umutla geleceğe baktığı yerler olmaktan uzaklaşıyor?

Öncelikle şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Okul, toplumdan bağımsız bir yapı değil. Toplum nasılsa okul da o oluyor; okullar, içinde bulunduğu toplumun aynasıdır. Bugün yaşanan sorunları yalnızca okulun duvarları içinde aramak, büyük resmi görmezden gelmek anlamına geliyor.

Geçmişle bugünü kıyaslamak yerine, eğitimin neden bu hale geldiğini sorgulamak daha anlamlıdır. Eğitim sistemimiz, temelden tepeye ciddi bir aşınma yaşıyor. Öğretmen, öğrenci ve veli arasındaki ilişki zedeleniyor; öğretmenin toplumdaki itibarı geriliyor. Bir zamanlar saygının ve otoritenin simgesi olan öğretmen figürü, bugün çoğu zaman şikâyet mekanizmalarının gölgesinde kalıyor. Bu durum, okulun kurumsal kimliğini zayıflatıyor, disiplin anlayışını aşındırıyor.

Dahası, eğitim sistemi kendi içinde parçalanıyor. Aynı işi yapan öğretmenler; kadrolu, sözleşmeli ve ücretli gibi farklı statülerde ayrışıyor. Maaşları, güvenceleri ve çalışma koşulları birbirinden farklı olan bu yapı, yalnızca öğretmenler arasında değil; öğrenci ve velilerin gözünde de bir ayrım yaratıyor. Bu durumun eğitim ortamına olumsuz yansımaması mümkün olmuyor.

Öte yandan, ekonomik gerçekler eğitimin ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Okula aç giden, beslenme çantası boş olan çocuklar artık istisna değil; giderek yaygınlaşan bir tabloyu temsil ediyor. Devletin, çocuklara en temel ihtiyaç olan bir öğün yemeği dahi düzenli şekilde sunamaması, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir mesele olarak karşımızda duruyor.

Bir zamanlar savaşın yıkımından çıkmış bir ülke olarak, yetim ve öksüz çocuklara sahip çıkan bir anlayış hâkimken; bugün gelinen noktada çocuklarımızı korumakta zorlanıyoruz. Yakın geçmişte dünyanın dört bir yanından çocukları ağırlayan, bayram coşkusunu uluslararası bir kardeşlik duygusuna dönüştüren bir ülke iken; bugün okullarda yaşanan şiddet olaylarıyla gündeme geliyoruz. Bu tablo, üzerinde düşünülmesi gereken acı bir gerçeği ortaya koyuyor.

Sosyal medyada şiddeti sıradanlaştıran, hatta teşvik eden söylemler karşısında ailelerin kaygısı her geçen gün artıyor. Anne ve babalar, çocuklarını okula gönderirken daha tedirgin, daha endişeli davranıyor. Çünkü yaşanan travmalar hafife alınacak boyutta değil.

Tüm bu tablo içinde 23 Nisan’ı kutluyoruz. Çocuklar, sembolik olarak devlet büyüklerinin koltuklarına oturuyor ve kendilerine öğretilen cümleleri dile getiriyor. Ancak asıl soru şu: O koltuklara oturan çocuklar, mesela Milli Eğitim Bakanına, eğitim sisteminin gerçek sorunlarını dile getirebiliyor mu? Öğretmenlerin itibarının yeniden sağlanmasını, eğitimdeki eşitsizliklerin giderilmesini, çocukların en temel ihtiyaçlarının karşılanmasını sorabilecek mi?
Ve daha önemlisi, bu sorulara gerçekçi cevaplar verilecek mi?

Özetle;

Bu ülkenin çocukları ve gençleri, her türlü zorluğa rağmen umut olmaya devam ediyor. Ancak umut, kendi kendine büyüyen bir değer değil; korunması, beslenmesi ve büyütülmesi gereken bir emanettir. Onlara hak ettikleri nitelikli eğitimi, güvenli okulları ve eşit fırsatları sunmak, bir tercih değil, bu ülkeyi yönetenlerin ve bu toplumda yaşayan herkesin kaçamayacağı bir sorumluluktur.

Eğer çocuklarımızı aç, güvensiz ve umutsuz bir eğitim düzenine mahkûm edersek; aslında geleceğimizi de aynı karanlığa teslim ederiz. Çünkü bugün ihmal edilen her çocuk, yarının kaybedilmiş bir umudu anlamına gelir.

Bu yüzden mesele yalnızca bir bayramı kutlamak değil; o bayramın anlamını yeniden hak etmek meselesidir. 23 Nisan’ı gerçek bir bayram haline getirmek istiyorsak, çocuklara sadece söz değil, adaletli bir eğitim düzeni, güvenli bir yaşam ve umut dolu bir gelecek vermek zorundayız.

Aksi halde, kutladığımız şey bir bayram değil; sadece hatırlamak istemediğimiz bir eksikliğin tekrarı olur.