Bu kavramın insan zihnindeki ilk belirtileri yasalar ve kanunlar olduğu görülür, yasalar adaletin bir aracı olabilir ama adaletin kendisi değildir. Buna rağmen insanlar çoğu zaman adaleti, yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılan bir şey gibi algılar, çünkü hukuki süreçler somuttur; belgeleri, kararları, cezaları vardır. Oysa bir insanın hakkını yemek, onu küçük düşürmek, emeğini görmezden gelmek ya da sessizce mağdur etmek çoğu zaman görünmezdir. Bu tür haksızlıklar resmi kayıtlara geçmez, gazetelere manşet olmaz, mahkeme kararlarına dönüşmez. Bu yüzden de zihinlerde “adalet” kavramıyla doğrudan ilişkilendirilmez.

Bir diğer neden, İnsanlar adaleti, devletin, mahkemelerin ya da “sistemin” görevi olarak görmeye daha yatkındır. Bu bakış açısı, bireyin kendi davranışlarını sorgulamasını zorlaştırır. Oysa gerçek adalet, yalnızca büyük davalarda değil, günlük hayatın en küçük anlarında ortaya çıkar. Bir iş yerinde birinin emeğinin çalınması, bir arkadaş ortamında birinin sürekli susturulması ya da bir aile içinde bir bireyin görmezden gelinmesi de en az mahkeme kararları kadar adalet meselesidir. Fakat bunlar “suç” olarak görülmediği için çoğu insan tarafından adalet kavramının dışında tutulur.

Toplumların kültürel yapısı da bu algıyı güçlendirir. Eğer bir toplumda güçlünün haklı olduğu yönünde üstü örtük bir kabul varsa, insanlar küçük haksızlıkları normalleştirir. “Herkes yapıyor”, “bunda ne var” ya da “idare et” gibi ifadeler, adaletsizliğin üzerini örten alışkanlıklara dönüşür. Böyle bir ortamda adalet, yalnızca büyük ihlallerde aranan bir şey haline gelir; gündelik hayattaki ince ama derin yaralar görmezden gelinir.

Ayrıca insan psikolojisi de burada önemli bir rol oynar. İnsanlar genellikle kendilerini adil görme eğilimindedir. Kendi yaptıkları haksızlıkları ya küçümser ya da haklı gerekçelerle açıklar. Bu da adalet kavramının dış dünyaya, yani “başkalarının yaptığı yanlışlara” indirgenmesine neden olur. Böylece adalet, bireyin kendi iç muhasebesinden uzaklaşır ve sadece dışsal bir denetim mekanizmasına dönüşür.
Buradaki enbüyük kaybımız adaleti başkalarının üzerinde aramak. Hiç kimse aynaya bakmaz, çünki aynalar yalan söylemez.

Oysa gerçek adalet, yasaların ötesinde bir vicdan meselesidir. Bir insanın hakkını yememek, onun emeğine saygı göstermek, güçsüzken de güçlüye karşı durabilmek, kimse görmese bile doğru olanı yapmak… Bunlar yazılı kanunlarla zorlanamayacak ama toplumun gerçek adalet seviyesini belirleyen davranışlardır. Eğer bir toplumda insanlar sadece yakalanma korkusuyla değil, içsel bir sorumlulukla hareket ediyorsa, işte o zaman adalet gerçekten var demektir.