Sorular ve sorunlar çoğu zaman insanın zihninde yankılanan ama dudaklarından dışarı çıkamayan cümlelerdir. Bunlar yalnızca merakın değil; korkunun, çekingenliğin, endişenin ve toplumun görünmez kurallarının da ürünüdür. İnsan bazen en basit şeyi bile sormaya cesaret edemez. Çünkü sorunun kendisi değilde, o sorunun ardından gelecek bakışlar, yargılar ve etiketler korkutucudur.
Bir insanın “Acaba yanlış mı anlıyorum?”, “Bunu sormak ayıp mı?”, “Beni cahil mi sanırlar?” diye düşünmesi, aslında öğrenmenin önündeki en büyük engellerden biridir. Oysaki hiçbir soru doğası gereği yanlış değildir; yanlış olan, sorunun sorulmasını engelleyen ortamdır ve yanlış dahi olsa o kişiyi küçük düşürecek şekilde eleştirmektir fakat yapıcı bir eleştiri hiçbir zaman insanları soru sormaktan uzaklaştırmaz aksine dahada yakınlaştırır.
İnsanlar çoğu zaman bildiklerini saklamayı, öğrenmeye tercih ederler.
Özellikle kalabalık içinde sorulamayan sorular daha ağırdır, sınıfta el kaldırıp bir konuyu anlamadığını söylemek, bir toplantıda herkes anlamış gibi yaparken “Ben anlamadım” diyebilmek, ya da sosyal bir ortamda “Bu neden böyle?” diye sormak… Bunların her biri küçük ama önemli cesaret sınavlarıdır. Çoğu insan bu sınavı geçemez; çünkü dışlanma korkusu, öğrenme isteğinin önüne geçer.
Sorulamayan sorular sadece bilgiyle ilgili de değildir; duygularla ilgili olanlar belki de en ağır olanlardır. “Beni gerçekten seviyor musun?”, “Neden böyle davrandın?”, “Benimle ilgili ne düşünüyorsun?” gibi sorular, insanın en savunmasız halini ortaya çıkarır. Bu yüzden çoğu kişi bu soruları sormak yerine içinde tutar, cevap almamayı, olası bir hayal kırıklığına tercih eder.
Bu soruların cevaplanmaması ileriki zaman içerisinde psikolojik tedaviyi gerektirecek duruma kadar götürebilir. Toplumun görünmeyen kuralları da bu sessizliği besler. “Bunu sormak ayıp”, “Bunu konuşmak doğrumu”, “Bunu dile getirmek saygısızlık” gibi kalıplar, insanların zihninde birer bariyer oluşturur. Bu bariyerler zamanla o kadar içselleşir ki, insan artık kendini sansürlemeye başlar. Sormadan önce durur, düşünür, geri çekilir ve sonunda soru, hiç var olmamış gibi yok olur.
Bazen olur ki sormak istediğin soruyu heyecandan unutur daha sonra keşke sorsaydım pişmanlığı oluşur insanda ama inanın ki o anda aklına gelseydi yine de sormaya cesaret edemezdi.
Oysa sorular, insanın kendini ve dünyayı anlamasının en temel yoludur. Sorulamayan her soru, öğrenilemeyen bir gerçeğe dönüşür. İnsan sustukça eksik kalır; sormadıkça anlamaz. Belki de asıl sorun, yanlış sorular sormak değil, hiç soru soramamaktır.
Burdan da anlıyoruz ki, Aileye düşen en büyük görevin ve öncülüğün bireylerin çocuklarının kişiliğini kazanmaları için erken yaşta kendilerine sorumluluk verilmesi ileriki yaşlarında bu tür sıkıntıların yaşanmaması için.
Gerçek cesaret bazen en basit görünen şeyi yapabilmektir: “Bilmiyorum” demek ve ardından “Anlatır mısın?” diye sormak. Çünkü insanı geliştiren şey, bildikleri değil; bilmediklerini kabul edebilme gücüdür.
Soru sormak bir sanattır bu sanat herkeste vardır!
Çocuklarımız soru sorduğunda onların sorularını mutlaka cevaplayalım, kısa da olsa..
Konuşmayan insan kapalı ve penceresi olmayan bir eve benzer!