Yarın 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı. Bayramın temel öznesini oluşturan gençlerimizin durum nasıl, gençlerin beklentileri ve hayallerinin ne kadarını karşılayabiliyoruz ? Tüm bu sorulara cevap arayacağız elbette, ama öncelikle neden böyle bir bayrama ihtiyaç duyulmuş ona bakalım.

Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı ilk defa 1926 yılında Gazi Günü adı altında Samsun’da kutlanmış, 24 Mayıs 1935’te Atatürk Günü adı altında resmiyet kazanmış. Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün girişimleriyle Fenerbahçe Stadı’nda kutlanan bu ilk 19 Mayıs, Galatasaray ve Fenerbahçeli yüzlerce sporcunun da katılımıyla bir spor günü hâline gelmiş.

Bu organizasyondan bir süre sonra gerçekleşen Spor Kongresi’nde Atatürk Günü’nün tüm gençliğe mal edilebilmesi için “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı” adı altında her yıl yapılmasını teklif etmiş, Kongrede oylanan bu öneri kabul edilmiş ve Atatürk’ün de onayıyla yasalaşmış. 19 Mayıs, 20 Haziran 1938 tarihli kanunla “Gençlik ve Spor Bayramı” adını almış.

Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılı olan 1981 yılında da “Gençlik ve Spor Bayramı”nın adı “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olarak değiştirilmiş.

Tarihi süreç böyle. Ancak günümüzde, bu bayramı, gençliğin sorunlarını halletmiş, onlara güzel bir ülke bırakarak mı kutluyoruz. İşte orası tartışmalı. Ülkemizde gençliğin sorunlarına ve geldiğimiz noktaya da bir özet geçelim.
Türkiye’de gençlik meselesi artık yalnızca bir “eğitim” ya da “işsizlik” başlığı olmaktan çıkıyor. Bugün ortaya çıkan tablo, doğrudan doğruya ekonomik yapıyı, toplumsal huzuru, aile kurumunu ve hatta ülkenin gelecekteki bekasını ilgilendiren çok boyutlu bir mesele haline geliyor.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türkiye’de gençlerin önemli bölümünün geleceğe umutla bakmadığını gösteriyor. Özellikle yüksek enflasyon, işsizlik, barınma sorunu ve gelir adaletsizliği gençlerin hayatını derinden etkiliyor. Gençlerin büyük bölümü eğitim almasına rağmen ekonomik bağımsızlık kazanamıyor; üniversite diploması artık tek başına güvenli bir gelecek anlamına gelmiyor.

Araştırmalarda dikkat çeken en önemli başlıklardan biri, gençlerin ailelerine ekonomik bağımlılığının giderek artması oluyor. 18-30 yaş arası gençlerin büyük kısmı ailesiyle yaşamaya devam ediyor. Düzenli işi olan gençler bile aile desteği olmadan geçinemediğini ifade ediyor.

Bu durum yalnızca ekonomik bir veri değil; aynı zamanda sosyolojik bir kırılmaya işaret ediyor. Çünkü ekonomik bağımsızlığını kazanamayan genç, hayat kurmayı da erteliyor. Evlenme yaşı yükseliyor, doğum oranları düşüyor, bireysel gelecek planları belirsizleşiyor. Gençlerin önemli kısmı artık “kariyer hedefi” yerine “hayatta kalma” mücadelesi verdiğini dillendiriyor.

Özellikle eğitimli gençlerde “ülkeden gitme isteği” dikkat çekici boyutlara ulaşırken, bu durum yalnızca bireysel bir tercih değil; aynı zamanda Türkiye açısından ciddi bir beyin göçü riski anlamına geliyor. Çünkü ülke, yetişmiş insan gücünü kaybediyor.

Gençlerin psikolojik durumu da alarm veriyor. Araştırmalar; kaygı, mutsuzluk, uykusuzluk ve tükenmişlik hissinin yaygınlaştığını ortaya koyuyor. Burada ortaya çıkan en büyük tehlike, “sessiz kopuş” denilen süreç oluyor. Gençlerin bir kısmı artık siyasete, eğitime, çalışma hayatına ve toplumsal kurumlara karşı ilgisini kaybediyor. Ne okuyan ne çalışan “ev gençleri” sayısındaki artış da bunun göstergelerinden biri sayılıyor.

Özetle; Ekonomik açıdan bakıldığında tablo daha da kritik hale geliyor. Genç nüfus bir ülkenin en büyük üretim gücü kabul edilirken, ülkemizde bu durumun tam tersi yaşanıyor. Ülkemizde, gençler kendilerini işsiz, umutsuz ve sistem dışına itilmiş hissediyorlar. Türkiye gibi genç nüfus avantajına sahip bir ülke için bu çok önemli bir kırılma noktası anlamına geliyor.

Bunun yanında toplumsal kutuplaşma ve adalet duygusundaki aşınma da gençlerin geleceğe bakışını etkiliyor. Gençler liyakat yerine bağlantıların öne çıktığını düşündüğünde sisteme olan güven azalıyor. Güven kaybı ise yalnızca bugünü değil, gelecek nesillerin devlete, kurumlara ve toplumsal düzene bakışını da belirliyor.
Ancak bütün tabloyu tamamen karamsar görmek de doğru değil. Türkiye’de hâlâ üretmek isteyen, eğitim alan, teknolojiye uyum sağlayan, dünyayı takip eden çok geniş bir genç kitle bulunuyor. Sorun, bu enerjinin doğru şekilde değerlendirilememesinden kaynaklanıyor. Gençler daha çok fırsat, daha adil bir sistem ve öngörülebilir bir gelecek talep ediyor.

Bugün Türkiye’nin önündeki temel meselelerden biri tam da burada düğümleniyor: Gençlerin ülkeye olan aidiyet duygusu güçlendirilebilecek mi? Yoksa büyüyen umutsuzluk, ekonomik sorunlarla birleşerek daha derin sosyal kırılmalara mı dönüşecek?

Çünkü geleceğe güven duymayan bir gençlik, yalnızca kendi hayatını değil, bir ülkenin yarınını da belirsiz hale getiriyor.