Geçtiğimiz hafta sonu Türkiye’nin dört bir yanında dikkat çekici bir manzaraya tanıklık ettik. Geçinemediği için meydanlara inen emekliler, aslında uzun süredir bastırılan bir çığlığı görünür kıldı. Bu mitinglerin ortak paydası son derece açıktı: İnsanlar artık geçinemiyor ve daha da acısı, bu feryadın duyulması istenmiyor.
Nitekim; televizyon ekranlarına yansıyan görüntülerde, bu ülkenin sosyal gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serildi. Mikrofon uzatılan emeklilerin anlattıkları, yalnızca bireysel dramlar değil; sistematik bir çöküşün hikâyesiydi. Bir zamanlar bu ülkeye yıllarını vermiş insanlar, bugün “bebek arabasından bozma” araçlarla yük taşıyarak hayatta kalmaya çalıştıklarını anlatıyorsa, ortada yalnızca ekonomik değil, bir de ahlaki sorun var diyebiliriz.
Bugün Türkiye’de yaklaşık 16 milyon emekli, dul ve yetim bulunuyor. Bu kitlenin yaklaşık 6 milyonu 20 bin liranın altında gelirle yaşam mücadelesi veriyor. Emekli maaşlarının bir kısmı, devlet katkısıyla bu seviyeye tamamlanıyor. Ancak bu “tamamlama” gerçeği değiştirmiyor: Bu insanlar açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm ediliyor.
Tam da bu noktada, CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in açıkladığı veriler, durumun vahametini tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyor. Gürer’in paylaştığı rakamlar, Türkiye’de yaşlı nüfusun nasıl bir ekonomik kıskaca sürüklendiğini gözler önüne seriyor.
Gürer’e göre, 2002 yılında 56 yaş üstü borçlu sayısı yalnızca 45 bin civarındaydı. Bugün ise bu sayı 3 milyona dayanmış durumda. Nüfus artışı yüzde 32 seviyesindeyken, borçlu yaşlı sayısındaki artışın yüzde 6 bin 300’e ulaşması, sıradan bir ekonomik değişimle açıklanamaz. Gürer’in ifadesiyle, “2002’de bir stadyumu dolduramayan borçlu yaşlı sayısı, bugün bir şehrin nüfusuna ulaştı.” Daha da çarpıcı olanı, 56 yaş üstü vatandaşların günde ortalama 826 milyon lira borçlanıyor olması.
Yine Gürer’in yaş gruplarına göre paylaştığı veriler, tabloyu daha da ağırlaştırıyor. 56-65 yaş grubunda kredi kullananların sayısı 2002’de 34 bin seviyesindeyken, bugün milyonlarla ifade ediliyor. 66 yaş üstünde ise birkaç on binle ifade edilen borçluluk, yüz binleri aşmış durumda. 2025 yılının ilk dokuz ayında yaşlı nüfusun kullandığı kredi miktarı 223 milyar lirayı aşmış durumda. Üstelik bu borçlar lüks tüketim için değil; temel ihtiyaçlar, yani gıda, ısınma ve sağlık harcamaları için kullanılıyor.
Bu veriler ışığında açıkça görülüyor ki emeklilik artık huzurlu bir yaşam evresi olmaktan çıkmış, borçla ayakta kalma mücadelesine dönüşmüş. İnsanlar 60 yaşından sonra kredi çekiyorsa, bu bir tercih değil, zorunluluktur. Bu zorunluluğun adı ise mutfakta sönmeyen yangın, eczanede ödenemeyen ilaç farkı ve biriken faturalardır.
Bugün gelinen noktada emeklilik, bir güvence değil; belirsizlik ve yoksulluk demek. Pazardan eli boş dönen yaşlıların sayısı her geçen gün artıyor. Bir zamanlar yalnızca akşam saatlerinde pazar artıklarını toplayan insanlar, artık günün her saatinde bu manzarayı oluşturuyor. Bu görüntü, yalnızca yoksulluğun değil, sosyal adalet anlayışının da iflası anlamına geliyor.
Özetle; Emekli maaşları açlık sınırının altındadır. Yaşlılık maaşları açlık sınırının altındadır. Borçla yaşamak ise istisna değil, olağan hale gelmiştir. İnsanlar kredi kartı ve banka kredileri arasında sıkışmış bir hayat sürmektedir.
Geçtiğimiz günlerde, bu köşede yer alan bir yazımızda, emekli oldukları halde geçimlerini sağlayabilmek için tekrar çalışmaya başlayan emeklilerimizin ve yaşlılarımıza ait rakamlara yer vermiştik. O yazımızın içinde, tekrar çalışmaya başlayan ve hayatlarını kaybeden iki yüzden fazla büyüğümüzün dramlarından bahsetmiştik.
Güneş balçıkla sıvanmaz. Bu tabloyu görmezden gelmek, yalnızca ekonomik bir tercih değil; aynı zamanda vicdani bir körlüktür. Türkiye gibi bir ülkede, hayatını çalışarak geçirmiş insanların ömürlerinin son dönemini bu şekilde geçirmek zorunda kalması kabul edilebilir değildir.
Sorun açıktır, veriler ortadadır. Artık mesele, bu gerçeği kabul edip etmeme meselesidir. Çünkü görmezden gelinen her gerçek, yarının daha büyük krizlerinin habercisidir.