“Balığı denizden çıkardım… Peki denizi balığın aklından nasıl çıkaracağım?”

Biz çocuklarımızı her sabah okula gönderirken aslında onları sadece beton binalara değil, koca bir umuda teslim ediyoruz. Küçük omuzlarına astıkları o çantaların içine sadece defter, kitap değil; biraz uykusuzluğumuzu, biraz yorgunluğumuzu, en çok da içimize sığmayan, sakındığımız sevgimizi koyuyoruz. Yemiyor, yediriyoruz; giymiyor, giydiriyoruz. Biz eksiliyoruz ki onlar çoğalsın, biz susuyoruz ki onların sesi dünyayı sarsın istiyoruz.

Çünkü bir kutsal söze inanıyoruz.

“Ne ekersen onu biçersin.”

Biz sevgi ektik. Ama şimdi dürüstçe sormak zorundayız.

Neden korku boy veriyor?

Artık bazı çocuklar okula koşarak gitmiyor. Ayakları geri geri gidiyor; gözlerinde bir yerlere yetişme telaşı değil, bir şeylerden kaçma temkini var. Bir çocuk sabah evden çıkarken sadece okula gitmez; bir evin bütün hayalini, annesinin duasını, babasının nasırlı elleriyle taşıdığı o sessiz yükü götürür. Biz o hayali tek bir cümleyle teslim ederiz.

“Güvende olsun.”

Ama ya değilse?

Bir çocuk eve döndüğünde bakışları solmuşsa, bir öğretmenin sesi sınıfta çaresizlikten titriyorsa, bir okulun koridorlarında sessizlik bile bir çığlık gibi yankılanıyorsa… Orada artık sadece bir “sorun” yoktur. Orada insanlığın kalbinde bir kırılma vardır.

Rousseau haklıydı.

“İnsan doğuştan iyidir; onu bozan toplumdur.”

O halde aynaya bakma vakti.

Biz neyi bozduk?

Çocuklar balık gibidir. Onların denizi şefkattir, sarsılmaz bir güvendir. O denizde nefes alırlar, o denizde serpilirler. Siz o balığı denizinden çıkarıp “koruyacağız” dediğiniz kuru kaplara koyarsanız; bir süre yaşar belki. Ama içindeki o sonsuz deniz yavaş yavaş çekilir, yerini çölleşmiş bir ruh alır. Bugün olan tam da budur…

Çocukları sevgimizin serin denizinden çıkarıp, adına “başarı” veya “sistem” dediğimiz ruhsuz betonların arasına bırakıyoruz.

Ama ya o yer deniz değilse?
Ya o su balığa zehirse?

Çocuk sadece korunarak değil, anlaşılarak büyür. Sadece disiplinle değil, güvenle şekillenir. Sadece kuralla değil, şefkatle hayatta kalır.

Bu yüzden eğitim artık sadece bilgi aktaran bir yapı değil, aynı zamanda ruhu koruyan bir alan olmak zorundadır. Okullar, sadece başarı üreten yerler değil; çocuğun kendini güvende hissettiği yaşam alanları olmalıdır.

Risk taşıyan çocukları erken fark edebilecek güçlü bir psikolojik destek mekanizmasının her okulda sistemli şekilde işlememesi. İçe kapanan, öfke biriktiren ya da duygusal çöküş yaşayan çocuklar, çoğu zaman ancak kriz ortaya çıktığında fark edilmektedir. Oysa asıl müdahale, krizden önce olmalıdır.

Her okulda sadece akademik takip değil, duygusal ve davranışsal erken uyarı sistemi olmalıdır. Rehberlik yapıları güçlendirilmeli, çocuklar “sorun yaşadıktan sonra” değil, “sorun oluşmadan önce” desteklenmelidir.

Aynı zamanda okul güvenliği sadece fiziksel tedbirlerle değil, psikolojik güvenlik kültürüyle sağlanmalıdır. Bir çocuk kendini görünmez hissediyorsa, orada hiçbir güvenlik sistemi tek başına yeterli değildir.

Freud’un dediği gibi, bastırılan her yara bir gün daha vahşi bir güçle geri döner. Duyulmayan her imdat çağrısı, görülmeyen her çocuk sızısı; sınıfta şiddet, sokakta öfke, hayatta derin bir boşluk olarak döner.

Hannah Arendt’in hatırlattığı gibi, şiddet çoğu zaman gücün değil, güçsüzlüğün sonucudur.

Yani mesele sadece çocuk değil; onları görmeyen, duymayan, anlamayan yapının kendisidir.

Dostoyevski’nin o uyarısı burada yeniden yankılanır.

“Bir toplumun seviyesini, çocuklarına nasıl davrandığı belirler.”

Eğer bugün çocuklar korkuyorsa, bu onların kaderi değil; bizim gecikmiş fark edişlerimizin sonucudur.

Ve bazı izler vardır… Karadut lekesi gibi. Silinmez, geçmez, kazıdıkça daha da derine işler. Çocuklukta açılan o ince çatlaklar, zamanla büyüyüp toplumun bağrında kapanmaz uçurumlara dönüşür. Ama doğanın kendi içinde sakladığı bir hakikat vardır. Karadutun lekesini ne su ne zaman siler; fakat onu iyileştiren, onu dönüştüren yine kendi yaprağıdır. Yani yara, dışarıdan gelen sert bir müdahaleyle değil, kendi özüne dönüşle kapanır. Çocuk da böyledir. Onu karartan şey yine kendi içindeki ışığın unutulmasıdır; onu iyileştirecek olan ise o ışığın yeniden hatırlanmasıdır. Çocuğun özüne dönmesi, sevgiyi yeniden hissetmesi, güveni yeniden bulması gerekir. Çünkü her çocuk aslında temiz bir denizdir; kirlenen yüzeyi değil, derinindeki öz korunursa iyileşir. Eğer o öz yeniden canlanırsa, toplumun içinde açılan o büyük çatlaklar da yavaş yavaş kapanır. Ama o öz kaybolursa, karanlık sadece bireyi değil, bütün bir geleceği içine çeker.

Zygmunt Bauman’ın dediği gibi, güvensizlik modern insanın en derin yalnızlığıdır. Ve ne acı ki o yalnızlık, artık en çok çocukların gözlerinde büyüyor.

“Balığı denizden çıkardık… Peki denizi onun aklından nasıl çıkaracağız?”

Çıkaramayacağız.

Çünkü bir çocuk, sadece yaşadığı şeyi değil, hissettirilen dünyayı da unutmaz. Ve bir toplum, aslında çocuklarının hafızasında gizlidir.

Eğer o hafıza korkuyla yazılırsa, gelecek de aynı karanlıkla şekillenir.

Bir çocuğun kalbi huzurlu değilse, o sınıfın kapısında kim durursa dursun sistem eksiktir.

Biz yarını konuşmayı seviyoruz. Ama unuttuğumuz bir şey var.

Gelecek, çocukların bugünüdür.

Bugün o denizi koruyamazsak, yarın hiçbir gemi yüzmeyecek.

Çünkü deniz giderse, balık sadece ölmez…
Balık unutmaz.

Biz o denizi kaybettik mi… yoksa hala kurtarabilir miyiz?