“Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir.”
George Orwell
Bazı fotoğraflar vardır… Sadece bir görüntü değildir. İnsanlığın susturulmuş hikayesini tek kareye sığdırır. Bir tarafında ışık vardır, diğer tarafında gölgeler. Bir tarafında huzurlu bir gülümseme, diğer tarafında sessiz bir direniş. Ve bazen bir fotoğraf, yıllarca anlatılan bütün süslü yalanları tek başına paramparça eder.
Üst güvertede uzun masalar kurulur, bembeyaz örtüler serilir. İnsanlar şık kıyafetler içinde birbirine nezaketle bakarken, yüzlerde sarsılmaz bir güven oluşur. Deniz sakin, gökyüzü açıktır. Orada hayat yavaş akar; insanlar dinlenir, sohbet eder ve anın tadını çıkarır. Gemi onlar için bir seyahat değil, bir ayrıcalığın su üzerindeki halidir.

Ama tam altlarında başka bir dünya var.
Karanlığın içine gömülmüş bedenler… Terin tuza karıştığı, nefesin ağırlaştığı, omuzların çöktüğü bir dünya. Yarı tok, yarı aç insanlar yan yana dizilmiş halde durmadan kürek çekiyor. Aynı hareket, aynı yorgunluk… Yukarıda huzur hüküm sürerken, aşağıda kaslar yanıyor. Arada bir aynaya suretlerini görmek için değil, "insan mıyız?" diye bakıyorlar.
Üsttekilerin konforu, alttakilerin emeği üzerine kurulmuş. Masalar sarsılmasın diye aşağıdakilerin kemikleri sarsılıyor. Yukarıdakiler denizin tadını çıkarabilsin diye, aşağıdakiler denizi bile göremiyor. Çünkü bazı insanlar manzarayı yaşar, bazıları o manzarayı sırtında taşır.
Sonra birileri çıkıp şöyle diyor:
“Hepimiz aynı gemideyiz.”
İşte bazen en büyük yalan, en güzel cümlenin içine saklanır. Evet, aynı gemideler ama aynı hayatın içinde değiller.
Biri güneşe yakın, diğeri karanlığa mahkum.
Biri kahvesini huzurla yudumluyor, diğeri yorgunluğunu yutuyor.
Biri rotayı konuşuyor, diğeri sadece o rotaya yetişmeye çalışıyor.
Çoğu zaman yukarıdakiler aşağıyı hiç görmüyor. Çünkü insan, kendisine konfor sağlayan düzenin bedelini fark etmemeyi öğreniyor. Görmediği acıya yabancılaşıyor, duymadığı çığlığa alışıyor. Vicdan bazen en çok rahat koltuklarda sessizleşiyor.
Yoksulluk sadece parasızlık değildir; görünmezleşmektir. Bir annenin pazarda fiyat etiketine bakıp sessizleşmesi, bir babanın çocuğuna “sonra alırız” derken gözlerini kaçırmasıdır. İşte bu yüzden aşağıdaki insanlar sadece kürek çekmiyor; bir başkasının rahatını sırtında taşıyor.
Sonunda zamanla en korkunç şey oluyor. İnsanlar buna alışıyor. Eşitsizlik normalmiş gibi gösteriliyor. Oysa hayat böyle kurulmadı; böyle kurduruldu.
“Aynı gemideyiz…”
Hayır. Aynı gemide olabiliriz ama aynı kaderde değiliz. Gemi su aldığında ilk kurtarılanlar hep yukarıdakiler olur. Filikalar önce onlara iner, kapılar önce onlar için açılır. Aşağıdakiler ise çoğu zaman karanlıkta unutulur. Tarih bunu defalarca gösterdi; bedeli hep görünmeyenler ödedi.
Bir gemi gerçekten ne zaman “hepimizin” olur?
Kürek çekenin de gökyüzünü görebildiği zaman mı?
Yoksa sofradakilerin, o sofrayı taşıyan elleri fark ettiği zaman mı?
Belki de gerçek adalet budur. Hiç kimsenin başkasının sırtında yükselmediği bir düzen... İnsanların artık aynı yalanın içinde değil, gerçekten aynı insanlığın içinde yaşayabildiği bir dünya.
Çünkü bir toplumun büyüklüğü, yukarıdakilerin ne kadar rahat yaşadığıyla değil, en aşağıdakilerin ne kadar korunduğuyla ölçülür. Bazı fotoğraflar insanın sadece gözünü değil, vicdanını da açar.
SONSÖZ
Bazı insanlar hayatı yaşar, bazıları ise başkaları yaşayabilsin diye ömür tüketir. Dünya çoğu zaman, küreği tutan eller yorulana kadar değil;
Yukarıdakilerin konforu bozulana kadar sessiz kalır.
Mesele hiçbir zaman aynı gemide olmak değildi.
Mesele; aynı insanlıkta buluşabilmekti.
Çünkü adalet, bir geminin batmaması değil; o gemide hiç kimsenin insanlığının batmamasıdır.