“Vatanı korumak çocukları, korumakla başlar.”
Mustafa Kemal Atatürk
Çocuklarımız geleceğimizdir; sorumluluklarımız ise bugünümüzdür.
Bir zamanlar dünya, bir çocuğun avuçlarına sığacak kadar masumdu. Bugün ise bir çocuğun kalbine sığmayacak kadar ağır. Bir çocuk için dünya artık bir oyun alanı değil.
Bir hesap tablosu.
Riskler.
İhtimaller.
Korkular.
Eskiden çocuklara “dışarı çık, oynayarak büyü” denirdi. Bugün ise her cümle “aman dikkat et” diye başlıyor.
Çünkü artık hiçbir yer tam anlamıyla güvenli değil. Ne hastane, ne okul, ne sokak, ne park, ne ekran… Hatta bazen en güvenli olması gereken yerler bile değil.
Okula gönderiyoruz, içimizde bir endişe.
Sokağa çıkıyor, içimizde bir düğüm.
Evde kalıyor, bu kez görünmeyen tehlikeler büyüyor.
Parka gidiyor, ama artık eskisi kadar rahat değiliz.
Ve tam bu noktada, meseleyi en yalın haliyle hatırlamak gerekiyor;
* Çocuk nefretin diliyle konuşmaz.
* Çocuk ağır işlerin yükü altında ezilmez.
* Çocuk ideolojilerin kalkanı yapılamaz.
* Çocuk sokağın karanlığına terk edilmez.
* Çocuk mahkeme koridorlarında büyümez.
* Çocuk intikam duygusuyla tanıştırılmaz.
* Çocuk erken yaşta olgunlaşmaya zorlanamaz.
* Çocuk savaşların ve çatışmaların öznesi olmaz.
* Çocuk geçim derdiyle omuzlarını çökertmez.
* Çocuk bir suç örgütünün parçası haline getirilemez.
* Çocuk istismarın ve sömürünün nesnesi olamaz.
* Çocuk akranına veya kendinden zayıfa zulmetmez.
* Çocuk çeteci olmaz.
* Çocuk silah kullanmaz.
* Çocuk şarjör takamaz.
* Çocuk bir hayvana işkence edemez.
* Çocuk katil olmaz.
ÇOCUK ÇOCUKTUR.
Bugün yaşadığımız bütün karmaşa, bu cümlenin unutulmasıyla başlıyor.
Hastaneye götürüyoruz… Şifa bulsun diye, ama bir ihmalin, bir çıkarın gölgesi aklımızdan çıkmıyor.
Daha yeni doğmuşken… Hayata tutunsun diye beklerken, adını bile koyamadan kaybedilen bebeklerin haberleri içimize çöküyor.
Bir kursa yazdırıyoruz… Öğrensin diye, ama gözümüz hep kapıda kalıyor.
Bir servise bindiriyoruz… Gitsin diye, ama dönene kadar nefesimiz eksik.
Bir telefona veriyoruz… Oyalansın diye, ama kiminle konuştuğunu, ne gördüğünü bilemiyoruz.
Bir adım atmasına izin veriyoruz… Ama her adımda arkasından bir korku bırakıyoruz.
Artık çocukları sadece büyütmüyoruz…
Sürekli bir şeylerden korumaya çalışarak büyütüyoruz.
Ama bu kadar korkunun içinde büyüyen bir çocuk… Sadece büyür, ama gerçekten çocuk olamaz. Bir şey öğrensin diyoruz, ama aklımız hep aynı soruda;
“Gerçekten güvende mi?”
Sorun şu ki… tehlike artık istisna değil, gündelik hayatın bir parçası. Ve biz… her olaydan sonra kısa süreli tepki verip, sonra unutmayı alışkanlık haline getirdik.
“Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir” denirdi.
O köy hala yerinde.
Ama artık kimse kimsenin çocuğuna bakmıyor.
Gözler görüyor ama görmezden geliyor. Kulaklar duyuyor ama susuyor.
Bu sessizlik tarafsızlık değil.
Bu, sorumluluğun ertelenmesi.
“Emanete hıyanet olmaz” diyoruz.
Ama en büyük emaneti, yani çocuğu, en çok yalnız bırakan yine biziz.
Çocuk dediğin… düşmekten korkmalı, hayattan değil. Karanlıktan ürkmeli, insandan değil. Ama bugün çocuklar… koşarken değil, dururken korkuyor. Hayal kurarken değil, hayatta kalmaya çalışırken yoruluyor.
Bir çocuk hayatta kalmayı başarsa bile, gerçekten yaşayamayabiliyor. Çünkü bazı çocuklar bu dünyadan erken ayrılıyor. Bazıları ise bu dünyanın içinde yavaş yavaş eksiliyor.
Güven duygusu kırılarak.
Hayalleri küçülerek.
Bu bir kader değil. Bu, görmezden gelinen sorunların sonucu. Ve her sonuç… birilerinin susmasıyla başlar.
Merhametin azaldığı, denetimin zayıfladığı,
“bir şey olmaz” denilen her yerde… Bir çocuk biraz daha yalnız kalır.
Burada mesele sadece çocukları korumak değil. Mesele… onlara korkmadan yaşayabilecekleri bir dünya kurmak.
SONSÖZ
Çocuklar korkuyla büyüyorsa, o toplum güçlü değil, kırılgandır.
Bir çocuğun güven duygusu yıkıldığında, sadece bir hayat değil, bir gelecek çöker.
Ve biz hala susuyorsak… tehlike dışarıda değil, içimizdedir.
Çocuklar sadece geleceğimiz değil, bugünkü sorumluluğumuzdur.