“Dünya, başkalarının acılarıyla dönmeye devam eder. Ama insanın kendi yıkımı, kendi evreninin sonudur.”
Nasreddin Hoca’ya bir gün sormuşlar:
“Hocam, kıyamet ne zaman kopacak?”
Hoca gülümsemiş:
“Hangi kıyamet?” demiş.
Şaşırmışlar:
“Aman Hoca, kaç tane kıyamet var ki?”
Hoca, her zamanki gibi tek bir cümleyle insanlığın yüzyıllardır çözmeye çalıştığı o bencil ve sarsıcı gerçeği özetlemiş:
“Karım ölürse küçük kıyamet kopar. Ben ölürsem büyük kıyamet kopar.”
İnsanlık tarihi boyunca söylenmiş en sade, en ironik ama en doğru hakikatlerden biridir bu. Çünkü insan, dünyayı gözleriyle değil, kalbiyle ölçer. Ve insan kalbi, evrendeki tüm acıları aynı anda taşıyamayacak kadar küçük; kendi acısıyla koskoca dünyayı durdurabileceğine inanacak kadar merkezcidir.
Milyonlarca insanın yaşadığı felaketler bir haber bülteninin birkaç dakikasına sığabilir. Bir savaş rakamlara, bir deprem istatistiğe, bir ekonomik kriz grafiklere dönüşebilir. Bu bir vicdansızlık değil; insanın kendi zihnini delirmekten koruma biçimidir. Uzaktaki acı katlanılabilirdir, çünkü henüz senin hayatına değmemiştir. Televizyon ekranında izlenen bir trajedi insanın vicdanını sızlatabilir ama hayatını durdurmaz. İnsan zihni, varlığını sürdürebilmek için uzak acılarla arasına görünmez bir mesafe bırakır. Başkalarının acıları uzaktan görülen bir duman gibidir.
Ama o felaket bir gün gelip kendi kapısını çaldığında… İşte o zaman evren sahneden çekilir.
İlk darbe en yakınından gelir; eşin, canın, yoldaşın gider; bu küçük kıyamettir. Ama ne zaman ki kendi nefesin kesilir, ne zaman ki kendi umudun biter; işte o zaman büyük kıyamet kopmuştur. Çünkü senin olmadığın bir dünyanın dönmesinin de bir anlamı kalmamıştır.
Bir annenin evladını kaybetmesi, bir babanın işsiz kalması, bir kadının hayatta yalnız kalması, bir gencin hayallerini yitirmesi dünyayı durdurmaz. Gazeteler ertesi gün yine basılır, pazarlar yine kurulur, otobüsler yine kalkar. Hayat, arkasına bakmadan akıp giden acımasız bir nehir gibidir. Ama o insan için zaman durur. Can evinden vurulmuştur ve içsel tufanı çoktan kopmuştur.
İnsan, en çok kendi acısını hisseder. Belki de bu yüzden “Ölenle ölünmez” demiş atalarımız. Bu söz bir teselli değil, hayatta kalanların suçluluk duygusunu bastırma çabasıdır. Çünkü herkes bilir ki acının gerçek ağırlığını onu taşıyan omuzlar hisseder; yanındakiler sadece tabuta omuz verir, acıya değil.
Kıyamet gökten düşen taşlar değildir. Kıyamet bazen bir telefonun ucundaki sestir. Bazen hastane koridorunda bekleyen bir çift göz, bazen boş kalan bir sandalye, bazen de bir daha dönmeyecek bir vedadır.
Açlık bir rakam değildir; sofradaki eksik ekmektir. Adaletsizlik soyut bir kavram değildir; insanın kendi kapısını çaldığında hissettiği çaresizliktir. Yoksulluk istatistik değildir; çocuğunun gözlerine bakarken duyulan sessiz utançtır.
Vaziyet buyken, bazen insanın içine öyle bir sessizlik çöker ki, dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmamış gibidir. Oysa içeride koskoca bir dünya yıkılmıştır; galaksiler sönmüş, nehirler tersine akmıştır ama dışarıdan sadece “biraz durgun” görünürsün.
Mademki hepimiz kendi küçük ya da büyük çöküşlerimizin eşiğindeyiz; insanı anlamak, onun yaşadığı o görünmeyen kıyametleri fark edebilmektir. Madem dünya bizim acımızla durmuyor, bari biz birbirimizin acısında biraz yavaşlayalım. Belki biraz merhamet, belki biraz vicdan…
“İnsan acı duyabiliyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyabiliyorsa insandır.”
Tolstoy
Günün sonunda hepimiz aynı gerçeğin yolcusuyuz. Başkalarının felaketi haber olabilir, ama insanın kendi felaketi kıyamettir. Bir insanın acısı, onu yaşayan için dünyanın sonudur. Bu yüzden insan olmak; başkasının yangınına uzaktan bakmak değil, o içsel felakette durup onunla ağlayabilmek, o ateşe bir damla su taşıyabilmektir.