1 Mayıs, sıradan bir gün değildir; görünmez kılınan emeğin, bastırılmış seslerin ve ertelenmiş adaletin kendini hatırlattığı bir kırılma anıdır. Bu yüzden mesele yalnızca bir tarih değil; çalışmanın, insan onuruyla ne kadar bağ kurabildiğinin sorgulandığı bir eşiktir.

Bugün hayatı ayakta tutanlar tek bir kesime sığmıyor. Üreten, taşıyan, temizleyen, öğreten, iyileştiren, koruyan… yani gündelik hayatın bütün yükünü omuzlayan herkes aynı görünmez baskının içinde yaşıyor. Farklı alanlarda, farklı yüzlerde ama aynı ortak gerçeklikle: Çok çalışmak, ama eksik yaşamak.

Yerin altında karanlığı soluyanlardan, gün ışığında emeğini toprağa verenlere; uykusuz gecelerde insanlara nefes olmaya çalışanlardan, evine ekmek götürmek için kendi zamanından çalanlara kadar geniş bir emek zinciri var. Bu zincirin her halkasında aynı sessizlik büyüyor. Çünkü bu düzende en çok yükü taşıyanlar, en az konuşabilenler oluyor.

Bugün gelinen noktada daha fazla insan çalışıyor, ancak daha azı insanca yaşayabiliyor. Ekonomik büyüme söylemleri yükselirken, emeğin payı giderek daralıyor. Üretim artıyor, fakat bu artış adalet üretmiyor. Sofralar büyüse bile, o sofradaki pay küçülüyor. Maaşlar bir hayat kurmaya yetmiyor; yalnızca hayatta kalmaya yetiyor. Bu yüzden asgari ücret artık bir başlangıç değil, milyonlarca insanın üzerine kapanan bir sınır haline gelmiş durumda.

Açlık sınırı ile gelir arasındaki fark yalnızca bir ekonomik veri değildir; bu fark, toplumun iç gerilimini, görünmeyen kırılmasını anlatır. Bir çocuğun eksik beslenmesi, bir evde ertelenen ihtiyaçlar, bir babanın içine attığı çaresizlik… Bunlar rakam değil, hayatın eksilen parçalarıdır.

Daha tehlikeli olan ise bu durumun giderek normalleşmesidir. İnsanlar sadece yoksullaşmıyor; aynı zamanda susuyor. Çünkü konuşmanın bir bedeli var, işini kaybetmek, yalnızlaşmak, dışlanmak. Bu yüzden aynı sofrada oturanlar bile artık birbirine bakamıyor. Herkes aynı korkunun içinde, aynı sessizliğin ağırlığında yaşıyor.

Bu tablo yalnızca ekonomik bir krizle açıklanamaz. Bu aynı zamanda bir alışma düzenidir. İnsanları daha aza razı eden, haksızlığı olağanlaştıran, sessizliği kalıcı hale getiren bir süreçtir. İnsan en çok neye alışırsa, en büyük kaybını da orada verir. Emeğin değersizleşmesine alışmak, adaletsizliğe alışmak, susmaya alışmak… ve en tehlikelisi, utanmamaya alışmak.

Çünkü utanma duygusu zayıfladığında, hiçbir sınır kalmaz. Bugün her gün insanlar çalışırken hayatını kaybediyorsa, “bayram” kelimesi anlamını yitirir. Bu artık bir kutlama değil, eksilen hayatların kaydıdır. Eve dönemeyen insanlar, yarım kalan hayatlar, kapanmayan boşluklar…

Gerçek değişmiyor, emek varsa hayat var. Ama emek sustuğunda, hayat sadece sürer; yaşanmaz.

SON SÖZ

Bir ülkede çalışanlar çoğalıyor ama yaşam daralıyorsa, üretim artıyor ama adalet eksiliyorsa; orada mesele bireyler değil, düzenin kendisidir. Ve o düzen değişmediği sürece 1 Mayıs, emeğin görmezden gelindiği bir hesaplaşma günüdür.