"Zulüm yandığı yeri yakar, öfke aktığı yeri karartır."
Öfkeyle kalkıyoruz artık… ve çoğu zaman zararla oturuyoruz. Hayatın ritmi hızlandı, dili sertleşti, insanlar inceldiği yerden değil, koptuğu yerden konuşmaya başladı. En küçük meseleler büyüyor, en basit sözler bile kırıcı bir tona bürünüyor. Trafikte bir bakış, apartmanda bir ses, sosyal medyada bir yorum… Her şey bir anda gerilime dönüşebiliyor. Sanki herkesin içinde birikmiş, yönünü arayan bir öfke var.
Oysa bu öfke yeni değil. Sadece artık daha görünür, daha kontrolsüz ve daha dağınık. İnsan çoğu zaman anlayamadığı şeye öfkelenir derler. Ama bugün mesele sadece anlamamak değil; anlamaya çalışmaktan vazgeçmiş olmak. Çünkü anlamak sabır ister, emek ister, durup düşünmeyi gerektirir. Oysa tepki vermek daha hızlı, daha kolay ve çoğu zaman daha “rahatlatıcı”dır.
İçimizde biriken o sıkışmışlık hissi geçim kaygısı, belirsizlik, güvencesizlik, gelecek korkusu yönünü bulamadığında en yakınımıza akıyor. Çünkü insan, gücünün yetmediğine susar, gücünün yettiğine bağırır. Bu yüzden aynı otobüse binenler, aynı kirayı ödeyenler, aynı hayat mücadelesini verenler birbirine sertleşiyor. Oysa bu insanlar birbirinin rakibi değil; aynı hikayenin farklı cümleleri.
Asıl mesele, öfkenin hedefini şaşırması. Güçsüzün öfkesi, en kolay ulaşabildiğine yönelir. En kolay ulaşabildiği çoğu zaman en yakınıdır. Bu yüzden toplum içinde yatay bir gerilim oluşur; yukarıya çıkamayan öfke, yanlara ve aşağıya doğru yayılır. Sonra insanlar birbirine bakarken sadece karşısındakini değil, kendi yorgunluğunu görür. Ama bunu fark etmek kolay değildir.
Korku büyüdükçe öfke konuşur. Öfke büyüdükçe vicdan geri çekilir. Vicdan geri çekildikçe insan, kendine yabancılaşır. Bu yabancılaşma, en çok ilişkilerde hissedilir. İnsanlar birbirini dinlemez, anlamaz, sadece karşılık verir. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan bir toplum ortaya çıkar. Herkesin sesi vardır ama kimsenin sözü yoktur.
Eskiden insanı tutan bazı görünmez sınırlar vardı. Utanmak, edep, “ayıp olur” duygusu… Bunlar sadece kültürel değerler değil, aynı zamanda sosyal denge unsurlarıydı. Bir insanı frenleyen, onu durduran, kendine baktıran şeylerdi. Şimdi bu sınırlar zayıfladıkça sözler sertleşti, tepkiler büyüdü, kırılmalar derinleşti. “Düşene vurulmaz” diyen sesler azaldı; çünkü artık herkes bir yerinden düşmüş durumda.
Bu yüzden kimse kimseyi gerçekten tutmuyor, herkes kendi yarasını taşıyor. Ama o yaralar temas ettikçe iyileşmek yerine daha çok kanıyor. Çünkü öfke, doğru yere yönelmediğinde sadece çoğalır. Ve çoğaldıkça yayılır.
Oysa en temel gerçek hala değişmiş değil. Öfke yukarı çıkamadığında aşağı akar. Yani çözülmeyen her büyük sorun, en zayıf noktada kendine çıkış yolu bulur. Bu çıkış çoğu zaman adil değildir; sadece mümkündür. Bu yüzden asıl mesele öfkeyi bastırmak değil, yönünü doğru belirlemektir.
Tam da bu noktada durup sormak gerekir.
“Ben gerçekten kime kızgınım?”
Bu soru basit gibi görünür ama cevabı çoğu zaman derindir. Çünkü çoğu öfke, görünen sebebe değil, biriken duygulara dayanır. Ve çoğu zaman yanlış kişiye yönelir.
Toplumların en büyük kırılma anları, insanların birbirini düşman sanmaya başladığı anlardır. Oysa gerçekte çoğu insan aynı yükü taşır, aynı kaygıyı hisseder, aynı belirsizlikle yaşar. Farklı olan sadece tepkilerin şeklidir.
En büyük savaş dışarıda değil, insanın kendi içindedir. Ve o savaş kaybedildiğinde, sadece birey değil, toplum da kaybeder. Çünkü iç dengesi bozulan insan, dış dünyada da denge kuramaz.
Belki de artık yavaşlamanın zamanı. Tepki vermeden önce düşünmenin, kırmadan önce anlamaya çalışmanın, öfkeyi yönünü bulmadan serbest bırakmamanın zamanı. Çünkü her yanlış yönelen öfke, en kolay hedefte en büyük hasarı bırakır.
SONSÖZ
Gerçek düşman yanındaki insan değil; yönünü kaybetmiş öfkendir.
Onu tanıdığın an, sadece kendini değil, insanlığını da korumaya başlarsın.