Bir zamanlar insanın yüzü kızarırdı.
Bir sözden, bir bakıştan, bir hatadan…
İçinde bir yer sızlardı.
Çünkü utanmak, insanın kendine koyduğu son sınırdı.

Şimdi o sınır inceldi.
Belki kaybolmadı… ama bulanıklaştı.

Biz garip bir yerdeyiz artık.
Utanmıyoruz kesinlikle…
Ama yorulduk.

Çünkü insan sadece yanlış yapmaktan yorulmaz.
Görmekten yorulur.
Bilmekten yorulur.
Duymaktan yorulur.
İçine atıp susmaktan yorulur.

Her gün biraz daha şahit olup, hiçbir şey yapamıyormuş gibi hissetmekten yorulur.

Eskiden “ar damarı çatlamış” denirdi bazıları için. Şimdi mesele sadece utanmazlık değil…
Mesele, utanması gerekenlerin yorulmaması,
yorulanların ise susmak zorunda kalması.

Çünkü bir insan, yanlışı yapmaktan çok yanlışa sessiz kalmak zorunda bırakıldığında yorulur.

İçinde bir ses vardır hala.
“Bu böyle olmamalı” diyen… içini kemiren… Ama o ses her susturulduğunda, insan biraz daha eksilir.

İşte tam burda unutulan bir şey vardır;

Bir zamanlar bir kelime vardı; iki heceydi ama bir insanı ayakta tutardı.

“Edep.”

Sadece bir uyarı değildi bu…
Bir sınırdı.
İnsanın kendine çektiği son çizgi.
Kimse görmese bile, insanın kendine “buraya kadar” dediği yerdi.

Şimdi o ses kısık.
Belki tamamen susmadı… ama yoruldu.

Çünkü edep, sadece utanmak değildir.
Edep; görüp susarken içinin sızlamasıdır.
Edep; yanlışın karşısında hala rahatsız olabilmektir.
Edep; herkes alışmışken, senin hala alışamamandır.

Biz utanmadık kesinlikle…
Çünkü yanlışın parçası olmadık.
Ama yorulduk…
Çünkü doğruyu içimizde taşımaktan vazgeçmedik.

“Edep, edep…” derdi eskiler.
Bu bir öğüt değil, bir hatırlatmaydı…
İnsan kalmanın yükü ağırdır.

Ve biz o yükü taşıdık.
Gördük, sustuk, içimize attık…
Ama içimizdeki o ince çizgiyi tamamen silmedik.

Çünkü edep kaybolursa,
insan sadece yorulmaz…
insan kendini kaybeder.

Biz kendimizi kaybetmedik.

Yorulduk.
Ama yılmadık.

Bu yorgunluk uykuyla geçmez.
Bu yorgunluk dinlenmekle azalmaz.
Bu, insanın kendi içinde biriktirdiği sözlerin, duyguların, itirazların ağırlığıdır.

Gün gelir…
Konuşmak istemezsin.
Duymak istemezsin.
Anlatmak istemezsin.
Çünkü anlatmanın bir şeyi değiştirmediğini öğrenmişsindir.

Ama yine de…
Yılmıyorsun.

Çünkü insan, yorulduğu halde devam edebiliyorsa güçlüdür.

Yılmamak, büyük cümlelerle olmaz.
Küçük ısrarlarla olur.
Her şeye rağmen bir adım daha atmakla…
Bir gün daha dayanmakla…
İçindeki sesi tamamen kaybetmemekle…

Bir zamanlar söylenmişti…
“Beni öldürmeyen şey, beni daha güçlü kılar.”
Friedrich Nietzsche

Ama kimse şunu eklemedi.
Bazen insanı öldürmeyen şey, onu çok derinden yorar.

Yine de…
“Önemli olan devam etme cesaretidir.”
Winston Churchill

En keskin ve en neti.
“Umutsuz durumlar yoktur…”
Mustafa Kemal Atatürk

Çünkü mesele, ne kadar yorulduğun değil… o yorgunluğa rağmen içinden neyi koruyabildiğindir.

Biz utanmadık asla…
Ama gördük.
Ama duyduk.
Ama bildik.
Ama hissettik.
Ama…
İçimize attık.

Ve yorulduk.
Ama yılmadık.

Çünkü hala bir yerimiz direniyor.
Hala bir yerimiz “buraya kadar” diyebilecek kadar canlı.
Hala bir yerimiz, her şeye rağmen doğruyu tanıyacak kadar temiz.

İnsanoğlu tam da orada yeniden başlar.

En çok yorulduğu yerde.
En çok ağladığı yerde.
En çok sustuğu anda.
En çok bitti, bittik mi diye…?
En çok vazgeçmek üzereyken…

Çünkü gerçek güç, hiç düşmemek değildir.

Gerçek güç… yorulduğu halde yılmamaktır

SONSÖZ
Utanmadık kesinlikle… ama yorulduk.
Çünkü biz, olanı görmezden gelmeyi değil, içinde taşımayı seçtik.

Bazıları susarak kazandı, biz susarak eksildik.

Yine de yılmadık…
Çünkü insanı bitiren düşmek değil, her şeye rağmen insan kalamamaktır.