Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in uyguladığı yüksek faiz politikası, enflasyonu kontrol altına almaya yetmiyor. Üstelik bu tespit, muhalif bir kaynaktan değil; mevcut ekonomi yönetimine güçlü destek veren bir gazeteden geldi. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan haber, ekonomi yönetimine yönelik dikkat çekici ve sert eleştiriler içeriyor.
Elbette bu değerlendirmelerin siyasi arka planı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak ortaya konulan veriler, tartışmayı ideolojik bir zeminden çıkarıp doğrudan ekonomik gerçekliğe taşıyor. Haberde, 2023 Eylül ayında açıklanan ve 2026 yılı için yüzde 8,5 olarak belirlenen enflasyon hedefinin, bugün gelinen noktada en iyimser tahminle yüzde 29 civarında gerçekleşeceği ifade ediliyor. Bu tablo, hedef ile gerçekleşme arasında yaklaşık yüzde 350’lik bir sapmaya işaret ediyor. Böylesi bir sapma, ekonomi yönetiminin öngörü kabiliyetini ciddi biçimde sorgulatıyor.
Orta Vadeli Program çerçevesinde izlenen politikalar da benzer bir sonuç üretiyor. Yüksek faiz yoluyla enflasyonu düşürme yaklaşımı, sahada beklenen etkiyi yaratmıyor. Aksine; üretici, esnaf, çiftçi ve geniş halk kesimleri bu politikanın ağır maliyetini doğrudan hissediyor. Her geçen yıl hedeflerle gerçekleşmeler arasındaki makas biraz daha açılıyor ve ekonomi yönetiminin güvenilirliği aşınıyor.
Enflasyon, 2023 yılında hedefe görece yakın bir seviyede seyretse de sonrasında yeniden yükselişe geçiyor. Mayıs 2024 itibarıyla yüzde 75,45 seviyesine ulaşarak son yılların zirvelerinden birini görüyor. Bu süreçte yapılan “döviz baskı altında tutuluyor” açıklaması ise, uygulanan politikanın doğası gereği geçici ve kırılgan olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Faiz cephesinde tablo daha da çarpıcı. 2023 seçimleri döneminde yüzde 15 civarında olan ticari kredi faizleri, kısa süre içinde yüzde 70’e kadar tırmanıyor. Bugün dahi yüzde 50’nin üzerinde seyreden faiz oranları, reel sektörün belini büken bir maliyet unsuruna dönüşüyor. İşletmeler birer birer üretimden çekiliyor ya da kapasitelerini minimuma indiriyor. Yatırım iştahı hızla zayıflıyor; üretime gitmesi gereken kaynaklar, risksiz faiz gelirine yöneliyor. Sanayideki daralma, enerji talebine kadar yansıyor ve kimi zaman elektrik fiyatlarının sıfıra kadar gerilemesi gibi anormal sonuçlar doğuruyor.
Cari açık ve döviz kurlarındaki gelişmeler de bu tabloyu tamamlıyor. Cari açıkta geçici iyileşmeler görülse de genel eğilim yeniden yükseliş yönünde ilerliyor. 2026 yılının ilk çeyreğinde ulaşılan seviyeler, yıl sonu için ciddi risklere işaret ediyor. Döviz kurlarındaki sert artışlar ise ekonomideki kırılganlığı daha görünür hale getiriyor. 2023 yılını baz alarak yapılan değerlendirmede Dolarda yüzde 125, Avroda ise yüzde 145 oranında bir yükselişin yaşandığına dikkat çekiliyor.
Buraya kadar anlatılanlar, bir gazetenin haberine yansıyan verilerden ibaret. Ancak asıl mesele, bu verilerin işaret ettiği yapısal sorundur. Ekonomide çarklar dönmüyor; dönüyor gibi yapılıyor. Üretim zayıflıyor, yatırım geri çekiliyor, maliyetler katlanıyor. Buna rağmen uygulanan politikanın başarısızlığı açıkça kabul edilmiyor. Her ay başka bir gerekçeye sığınılarak tablo açıklanmaya çalışılıyor. Kuraklık, küresel gelişmeler, jeopolitik riskler… Oysa gerçek çok daha yalın: Yanlış bir politika ısrarla sürdürülüyor.
Özetle; Toplumun geniş kesimlerini, özellikle asgari ücretlileri, emeklileri ve geniş yoksul kesimleri uygulanan ekonomik modelin acısını derinden yaşıyor. Bu başarısız gidişin bedelini geniş halk kesimleri ödüyor. En basit haliyle, üç ayda 800 milyar lirayı aşan faiz ödemesi, kaynakların nasıl heba edildiğini açıkça gösteriyor. Bu, bir tercih meselesidir ve bu tercihin sonuçları artık gizlenemiyor.
Önümüzde, temmuz ayında asgari ücrette, emekli maaşlarında yapılacak artışlara ilişkin tahminler yapılıyor. Özellikle, 16 milyona yaklaşan nüfus ile emeklilerin, beklentileri çok yüksek oranlara ulaşmış durumda. Asgari ücrete yapılması beklenen iyileştirme, an itibariyle görmezden geliniyor.
Gelinen noktada zaman kaybetme lüksü kalmıyor. Ekonomide köklü bir yön değişikliğine ihtiyaç duyuluyor. Günü kurtaran değil, üretimi ve yatırımı merkeze alan bir yaklaşım benimsenmek zorunda kalınıyor. Aksi halde bu çıkmaz derinleşiyor ve bedeli her geçen gün daha da ağırlaşıyor.