Türkiye’de emek yoğun sektörler çöküyor, üstelik bu bir “doğal süreç” değil, göz göre göre izlenen bir tasfiye politikasının sonucu. Bugün gelinen noktada tarım, hayvancılık, tekstil, hazır giyim ve turizm gibi milyonlarca insanın geçim kaynağı olan alanlar sistemli biçimde zayıflatılıyor.
Kırsalda üretim neredeyse bitme noktasına gelmiş durumda. Tarım ve hayvancılık, yanlış politikalar ve ilgisizlik nedeniyle sürdürülemez hâle getirildi. Köylerde genç kalmadı; üretim yapanların yaş ortalaması ellinin üzerine çıktı. Genç nüfus ise ya işsiz ya da güvencesiz işlerde tutunmaya çalışıyor. Bu tablo bir “ihmal” değil, yıllardır biriken yanlışların kaçınılmaz sonucu.
Sanayide ise durum daha da vahim. Tekstil ve hazır giyim sektörleri adeta ülkeden kaçıyor. Üretici, yüksek maliyetler, öngörülemez ekonomi politikaları ve yanlış kur tercihleri nedeniyle Türkiye’de tutunamaz hâle geldi.
Sonuç?
Fabrikalar birer birer kapanıyor ya da Mısır’a, Romanya’ya, Bulgaristan’a, Pakistan’a taşınıyor. Yani sadece işletmeler değil, istihdam da ülke dışına ihraç ediliyor.
Rakamlar artık saklanamayacak kadar net. Yılın ilk ayında sadece bu iki sektörde 835 işletme kapandı, 12 bin insan işsiz kaldı. Tekstilde 192 firma kapanırken 4 bin 688 kişi işini kaybetti. Hazır giyimde 643 işletme kapandı, 7 bin 217 kişi işsizler kervanına katıldı.
2025’in bilançosu ise adeta bir yıkım raporu: Tekstilde binin üzerinde firma kapanmış, 40 bine yakın kişi işsiz kalmış. Hazır giyimde 5 bine yakın işletme yok olmuş, 80 bin insan geçim kaynağını kaybetmiş. Bu tablo hâlâ “geçici dalgalanma” diye açıklanıyorsa, ortada ciddi bir gerçeklik inkârı var demektir.
Üstelik mesele sadece kapanan işletmeler değil. Bu sektörlere bağlı yan sanayi de çöküyor. İhracat kapıları bir bir kapanırken, uygulanan kur politikaları üretimi değil ithalatı teşvik ediyor. Yani kendi üreticisini korumayan bir sistem, dışa bağımlılığı bizzat büyütüyor.
Turizmde de farklı bir hikâye yok. Yıllardır övünülen “her şey dahil” sistemi, bugün sektörün ayağına dolanmış durumda. Yabancı tur operatörlerinin belirlediği fiyatlara mahkûm edilen turizmciler, doluluk uğruna kârlılıktan vazgeçmiş durumda. Oteller dolu, ancak sektör zarar ediyor. Sezon sonunda artan satılık otel ilanları, gerçeğin en çıplak göstergesi.
Daha acı olan ise Türkiye’nin hâlâ turizmi doğru konumlandıramamış olması. Deniz, kum, güneş üçgenine sıkışmış bir anlayışla, yüksek gelirli turist çekmek mümkün değil. Üstelik güvenlik algısı, bölgesel riskler ve plansızlık da eklenince, ülke düşük harcama yapan turist profiline mahkûm ediliyor. Bu da turizmin katma değer üretme kapasitesini ciddi biçimde düşürüyor.
Bütün bu tabloya rağmen hâlâ “her şey kontrol altında” söylemini sürdürmek, gerçeği görmemekte ısrar etmekten öte bir anlam taşımıyor.
Çünkü gerçek çok açık: Türkiye, üretim gücünü kaybediyor.
Oysa bu sektörler yalnızca ekonomik alanlar değil; milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkileyen, toplumsal dengeleri belirleyen temel unsurlar. Bugün her üç gençten birinin işsiz olduğu, kadınların yarısının çalışma hayatının dışında kaldığı bir ülkede, emek yoğun sektörlerin çökmesi ya da gözden çıkartılması basit bir ekonomik veri olarak geçiştirilemez.
Özetle; Bu gidişatın bir bedeli olacaktır. Ve o bedel sadece kapanan fabrikalarla, satılan otellerle sınırlı kalmayacaktır. İşsizliğin büyümesi, umutsuzluğun yayılması ve toplumsal huzursuzluğun artması kaçınılmazdır.
Son söz; Bu bir kriz değil, yanlış tercihlerin sonucudur. Ve bu tercihler değişmediği sürece, kaybedilen sadece sektörler değil, bir ülkenin geleceği olacaktır.