Üç ay… Sadece üç ayda çalışanlar ve emekliler gelirlerinin ne kadarını kaybetti, hiç düşündünüz mü? Ya da daha doğru bir soruyla soralım: Enflasyon, kimin cebinden neyi aldı?

Rakamlar ortada ve oldukça çarpıcı. En düşük memur maaşında kayıp 6 bin 213 lira. Asgari ücretlinin cebinden uçup giden 2 bin 919 lira. En düşük emekli maaşındaki erime ise 2 bin 28 lira. Zaten ay sonunu getirmek için kırk takla atan milyonlar, daha aldıkları zammın mürekkebi kurumadan binlerce lira kaybetti.

Yüzde 11’lik zam… Üç ayda neredeyse buhar oldu. Daha doğrusu, enflasyon tarafından yutuldu.

Üstelik açıklanan resmi veriler bile tabloyu kurtarmıyor. Gıda fiyatlarındaki aylık artış yüzde 1.8, yıllık artış ise yüzde 32.36. Bu oran, resmi enflasyonun bile üzerinde. Kaldı ki, Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı rakamlara duyulan güven her geçen gün daha da aşınıyor. Artık mesele rakamların ne söylediğinden çok, kimsenin bu rakamlara inanıp inanmadığı meselesine dönüşmüş durumda.

Gerçek hayat, istatistik tablolarından çok daha sert.

Enflasyonun en ağır yükünü her zaman olduğu gibi dar gelirli kesimler taşıyor. Bugün gelinen noktada insanlar temel gıda ihtiyaçlarını bile kredi kartıyla karşılamak zorunda kalıyor. Pazar tezgâhlarında “kredi kartı geçerlidir” yazıları sıradanlaştı. Bu bir kolaylık değil, bir zorunluluk.

Düşünün; bir ülkede sebze ve meyve artık kartla, hatta taksitle alınır hale gelmişse, orada ciddi bir ekonomik kırılma yaşanıyor demek abartı olmaz.

Vatandaşın bireysel kredi ve kredi kartı borcu 6 trilyon 208 milyar liraya dayanmış durumda. Bu, kişi başına düşen borcun 70 bin liranın üzerine çıktığı anlamına geliyor. Yılbaşından bu yana borçtaki artış 350 milyar lira. Bunun önemli bir kısmı kredi kartlarından geliyor. Yani vatandaş artık “borçlanarak yatırım” yapmıyor; borçlanarak hayatta kalmaya çalışıyor.

Ekonomideki zincirin tüm halkaları aynı anda sıkışmış durumda. Çiftçi, artan mazot ve gübre maliyetleriyle üretimde zorlanıyor. Hal esnafı maliyet baskısı altında eziliyor. Pazarcı pahalıya aldığı ürünü satmaya çalışıyor. Vatandaş ise geliri yetmediği için kredi kartına sarılıyor. Bu, bir tercih değil; sistemin dayattığı bir çıkmaz.
Ve en acı olan şu: Artık ekonomi gelirle değil, borçla dönüyor.

Ancak mesele yalnızca sayılardan ibaret değil. Asıl mesele, o sayıların temsil ettiği hayatlar. Bugün birçok evde kahvaltı lüks haline gelmiş durumda. Akşam sofraları sadeleşmekle kalmıyor, kimi zaman tamamen ortadan kalkıyor. İnsanlar ısınmak için battaniyeye sarılıyor, elektrik faturasından kısmak için karanlıkta ya da televizyon ışığında oturuyor.

Bu tabloyu görmek için istatistik raporlarına değil, sokağa bakmak yeterli. Tüm bunlara rağmen “her şey yolunda” söylemleri devam ediyor. Parlatılmış cümleler, süslü vaatler, pembe tablolar… Ancak toplum artık bu söylemleri satın almıyor. İnsanlar kendi mutfağına, cebine bakıyor ve gerçeği orada görüyor.

Daha da vahimi, bu ekonomik çöküş yalnızca cüzdanları değil, toplumsal yapıyı da kemiriyor. Artan şiddet, gerilim, umutsuzluk… Bunların ekonomiden bağımsız olduğunu kim iddia edebilir?

Özetle; Her üç gençten biri işsizse, çalışabilecek kadınların yarısı iş bulamıyorsa, çalışanlar ise asgari ücrete mahkûm ediliyorsa; o toplumda huzurdan, refahtan söz etmek mümkün mü?

Bugün yaşadığımız sorun, basit bir ekonomik dalgalanma değil; derin bir yapısal krizdir. Ve bu kriz, artık gizlenemeyecek kadar büyümüştür.

Sözün özü, verilen zamlar enflasyon aracılığıyla çoktan geri alındı. Hedeflerin tutmayacağı daha ilk aydan belliyken, halen o hayallerin peşinde koşmak, “bu ay olmadı ama, önümüzdeki aya inşallah” diyerek daha ne kadar avutulacağız.