Son yıllarda dilimize pelesenk olmuş bir ifade var: “Gücün yanında olmak.” Kimi zaman masum bir tercih gibi sunuluyor, kimi zaman da “gerçekçilik” adı altında meşrulaştırılıyor. Oysa bu ifade, basit bir yönelimden çok daha fazlasını anlatır; bir toplumun ahlaki omurgasının ne kadar sağlam ya da ne kadar eğilip bükülebilir olduğunu göstergesidir bu deyim.

Peki nedir gücün yanında olmak?

En açık haliyle, haklıdan değil güçlüden yana saf tutmaktır. Gücün kimde olduğuna bakarak pozisyon almak, ilkeyi değil sonucu, adaleti değil kazananı esas almaktır. Buradaki “güç”; iktidardır, paradır, nüfuzdur, çoğunluktur. “Yanında olmak” ise bu güce itiraz etmemek, onu sorgulamamak, hatta çoğu zaman onunla birlikte hareket etmektir.

Bugün yaşadığımız sorunların önemli bir kısmı tam da bu zihniyetten besleniyor. Çünkü gücün yanında olmayı bir alışkanlık haline getiren toplumlarda, doğru ile yanlış arasındaki çizgi giderek silikleşir. İnsanlar neyin doğru olduğuna değil, kimin güçlü olduğuna bakmaya başlar. Ve işte o noktada, adalet yalnızca bir söylem, vicdan ise bir süs haline gelir.

Daha da çarpıcı olanı şudur: Bu durum artık istisna değil, neredeyse kural haline gelmiştir. Dün yüksek sesle eleştirilenler, bugün alkışlanabiliyor. Dün “yanlış” denilenler, bugün aynı kişiler tarafından savunulabiliyor. Saflar, ilkeler üzerinden değil; güç dengeleri üzerinden belirleniyor. Bu, sadece bir tutarsızlık değil, aynı zamanda açık bir ilkesizlik olarak değerlendirilir.

Ve bu ilkesizlik, en çok da siyasette kendini gösterir. İktidar değiştikçe yön değiştirenler, dün karşısında durduklarının bugün en ateşli savunucusu olanlar, her dönemin “kazananı” ile aynı kareye girmeyi başaranlar… bunlar artık istisnai örnekler değil, neredeyse yeni normaldir.

Peki neden?

Çünkü gücün yanında olmak caziptir. Güç, güven hissi verir. Güce yakın olan, kendini koruma altında hisseder. Üstelik bu yakınlık çoğu zaman makam, para ve itibar gibi somut kazanımlar da sağlar. Dışlanma korkusu, yalnız kalma endişesi ve çoğunluğa uyma refleksi de bu tercihi besler.

Ancak burada gözden kaçırılan kritik bir nokta var: Gücün sağladığı bu konfor geçicidir, ama onun uğruna kaybedilen değerler kalıcıdır.

Gücün sorgulanmadığı, eleştirilmediği, denetlenmediği bir düzende yanlışlar büyür. Hatalar görünmez olur. Ve en tehlikelisi, haksızlıklar sıradanlaşır. Çünkü herkesin sustuğu yerde, en büyük yanlış bile zamanla “normal” kabul edilir.

Özetle; Bugün yaşadığımız güven krizinin, kurumlara duyulan inanç erozyonunun ve adalet duygusundaki aşınmanın arkasında da bu gerçek yatıyor.

Oysa bir toplumun asıl gücü, iktidarından değil; ilkelerinden gelir. Gücün karşısında susmayan, çoğunluğa rağmen doğruyu savunabilen bireyler olmadan ne adalet ayakta kalabilir ne de sağlıklı bir toplumsal düzen kurulabilir. Evet, doğrunun yanında durmak kolay değildir. Bedel gerektirir. Yalnız kalmayı göze almayı gerektirir.

Ama unutulmamalıdır ki tarih, her zaman güçlülerin değil; doğruyu savunanların hikâyesini yazar. Bugün güçlü olan yarın zayıflayabilir. İktidarlar değişir, dengeler altüst olur. Ama ilke dediğimiz şey, işte tam da bu değişimlerin ötesinde anlam kazanır. Çünkü ilke, rüzgâra göre yön değiştirmez.

Bu yüzden asıl mesele şudur: Biz neyin tarafındayız?

Gücün mü, yoksa doğrunun mu?

Bu soruya verilecek cevap, sadece bireysel bir duruşu değil; aynı zamanda nasıl bir toplumda yaşayacağımızı da belirler. Eğer tercihimiz sürekli olarak güçten yana olursa, sonunda güçlülerin değil, güçsüzlerin ezildiği; adaletin değil, çıkarın hüküm sürdüğü bir düzen kaçınılmaz olur.

Ve o gün geldiğinde, kimse kendini o düzenin dışında tutamaz. Çünkü gücün yanında durarak kurulan hiçbir düzen, kimseye kalıcı bir güvenlik vaat etmez.

Ama doğrunun yanında duranlar, en azından başlarını eğmeden yaşayabilirler.