Türkiye’de artık garip bir durum yaşıyoruz. Ülkenin gerçek sorunları ile konuşulan gündem arasındaki mesafe her geçen gün biraz daha açılıyor.
Akşam evinde bir tas çorba kaynatmakta zorlanan bir anneye, evine ekmek götürmenin hesabını yapan bir babaya dönüp de dünyanın öte ucundaki güç mücadelelerini anlatmanın ne anlamı var?
Binlerce kilometre öteden gelip Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeye çalışan küresel güçlerin savaş planları, bu ülkede mutfağı boş olan insanın gündeminde kaçıncı sıradadır?
İran, Ukrayna, Gazze, Ortadoğu…


Dünyanın dört bir yanında savaşlar büyüyor. İnsanlar ölüyor, şehirler yıkılıyor. Türkiye ise bu ateş çemberinin tam ortasında duruyor.
Elbette bu gelişmeler önemsiz değildir. Türkiye gibi jeopolitik bir ülkede dış politika her zaman hayati bir konudur. Ancak şu soruyu sormadan da geçemeyiz:
Biz gerçekten kendi gündemimizi mi konuşuyoruz, yoksa bize konuşmamız gereken bir gündem mi gösteriliyor?
Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün yıllar önce söylediği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi bugün her zamankinden daha değerli görünüyor. Çünkü etrafımızda kurulan denklemde Türkiye’yi sürekli krizlerin merkezine çekmeye çalışan bir akıl var.
Ancak mesele sadece dış politika değil.
İçeride de siyaset adeta sürekli yeni gerilim alanları üreterek ilerliyor.


Bir yılı aşkın süredir “terörsüz Türkiye” söylemiyle yürütülen süreçte gelinen nokta ortada. Sürecin başında kamuoyuna anlatılan hedeflerle bugün masaya gelen talepler arasında ciddi bir fark oluşmuş durumda. Ortaya çıkan tablo, sanki ortada kazanılmış bir savaş varmış ve kazanan taraf bütün şartları dikte ediyormuş gibi bir görüntü yaratıyor.
Toplumun büyük kısmı ise bu tartışmaların dışında kalmış durumda.
Bir diğer gündem ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası. 400’ün üzerinde kişinin yargılandığı, 100’den fazla tutuklunun bulunduğu bu dava daha şimdiden siyasetin en hararetli tartışma başlıklarından biri haline geldi. Görünen o ki bu dava yalnızca hukuki bir süreç olarak kalmayacak; siyasetin de en sert polemiklerinden birine dönüşecek.


Ancak bütün bu tartışmaların arasında gözden kaçırılmak istenen bir gerçek var:
Ekonomi.
Bugün Türkiye’de devletten maaş alan emekli, dul ve yetim sayısı 16 milyonun üzerinde. Bu insanların önemli bir kısmı asgari emekli maaşıyla yaşam mücadelesi veriyor. Milyonlarca emekli açlık sınırının hemen altında bir gelirle ayakta kalmaya çalışıyor.
Asgari ücret ise artık bir taban ücret değil; toplumun büyük kesimi için fiilen ortalama ücret haline gelmiş durumda.
Ama daha yılın ilk iki ayında yaşanan enflasyon bile maaşların cebimize girmeden erimesine yetti. En düşük emekli maaşında bin lira civarında, asgari ücrette ise daha da yüksek bir kayıp oluştu.
Gıda enflasyonunda dünya sıralamasında ilk sıralardayız. Bu tabloyu en ağır şekilde yaşayanlar ise sabit gelirli milyonlar.
Tam da bu koşullarda emeklilerin bayram ikramiyesine yapılacak artışın yalnızca bin lira olmasının bile “zor” olduğu söyleniyor.
Fakat aynı gün Türkiye’nin kişi başına düşen milli gelirle “yüksek gelirli ülkeler” ligine çıktığı açıklanıyor.
İşte Türkiye’nin en büyük çelişkisi burada yatıyor.
Kâğıt üzerinde zenginleşen bir ülke…
Ama mutfağı giderek boşalan milyonlar…


Özetle;
Bugün gerçekten bir “beka sorunu”ndan söz edeceksek, bunu dış düşman söylemleriyle değil toplumun iç gerçekliğiyle konuşmak zorundayız.
Okula aç giden çocuklar bir beka meselesidir.
Geleceğini yurtdışında arayan gençler bir beka meselesidir.
Her gün iş arayıp bulamayan insanlar bir beka meselesidir.
Pazar artıklarından akşam yemeği çıkarmaya çalışan aileler bir beka meselesidir.
Gerçek beka sorunu işte tam da burada yatıyor.
Türkiye büyük ve güçlü bir ülke. Bu toplum üretmeyi, ayağa kalkmayı ve krizleri aşmayı geçmişte defalarca başardı. Şimdi de başarabilir.
Ancak bunun için önce gerçeklerle yüzleşmek gerekiyor.
Çünkü gerçeklerle yüzleşmeyen toplumlar sorunlarını çözemez; sadece erteleyebilir. Ve ertelenen her sorun, bir süre sonra daha büyük bir kriz olarak geri döner.