Bir ülke, yaşlısına ve çocuğuna sahip çıkamıyorsa, onları adeta kaderlerine terk ediyorsa; varlık nedenini topluma nasıl anlatabilir?
Bugün Türkiye’de milyonlarca yaşlı ve milyonlarca çocuk, derinleşen ekonomik kriz ve yoksulluğun gölgesinde yaşam mücadelesi veriyor. O halde sormak gerekiyor: Anayasada yer alan “sosyal devlet” ilkesi nerede kaldı?
Bayram arifesindeyiz. Belki böyle günlerde bu tür yazılar kaleme almak zor. Ama gerçeklerin bayramı ya da tatili olmaz. Sorunlar bayramdan sonra ortadan kalkmayacaksa, konuşmanın da zamanını seçmek pek anlamlı değil.
Türkiye’de emekli, dul, yetim ve engelli maaşı alan insan sayısı yaklaşık 16 milyon civarında. Bu insanların önemli bir bölümü, bayram öncesinde dört bin liralık ikramiyelerini alacak. Ancak dul ve yetimler ile engelli vatandaşlarımızın önemli bir kısmı bu imkândan dahi yararlanamayacak. Onlara bayrama, emeklilere nazaran daha da boynu bükük girecekler.


Diğer yandan ülkemizin nüfusu hızla yaşlanıyor. Türkiye’de 65 yaş ve üzerindeki nüfus 9 milyon 583 bine ulaşmış durumda. Yani her 100 kişiden 11’i artık 65 yaşın üzerinde. Ancak bu insanların en büyük ortak sorunu yaşlılık değil; yoksulluk.
Eli ayağı tutanlar 65 yaşından sonra da çalışmaya devam etmek zorunda kalıyor. Resmî verilere göre 1 milyon 124 bin yaşlı vatandaşımız hâlâ çalışıyor. Dahası yaklaşık 10 bine yakın yaşlı yurttaşımız iş arıyor. Bu yalnızca resmî rakamlar. Kayıt dışı çalışanları da hesaba kattığımızda tablo çok daha ağır. Kayıt dışı çalışan yaşlı nüfusunun 861 bini aştığı ifade ediliyor.
Yaşlı işsiz sayısı da her geçen yıl artıyor. Geçtiğimiz yıl resmî kayıtlara göre 126 yaşlı vatandaşımız çalışırken hayatını kaybetti.
Şimdi sormak gerekiyor: Bunca yaşlı insan neden hâlâ çalışma hayatının içinde? Evlerinde oturup torunlarını sevmek, hayatlarının son dönemini huzur içinde geçirmek varken neden inşaatlarda, direksiyon başında ya da ağır işlerde hayatlarını kaybediyorlar?


Bu rakamların her biri bir insanı ifade ediyor. Bir hayatı, bir hikâyeyi, bir aileyi… Ancak gelin görün ki çoğu, hayatlarının son yıllarını insanca yaşayacak imkânı bulamadan aramızdan ayrılıyor. Yaşayanların durumu da pek farklı değil. Mikrofon uzatılan her yaşlı, gözleri dolarak aynı şeyi söylüyor: “Geçinemiyoruz.”
Peki ya çocuklarımız?
Onların durumu çok mu farklı?
2023 yılında okullarda çocuklara bir öğün ücretsiz yemek verileceği vaat edilmişti. Ancak kısa süre sonra okul öncesi çocuklara verilen yemek uygulaması bile “bütçe tasarrufu” gerekçesiyle kaldırıldı.
Bugün OECD ülkeleri arasında, maddi imkânsızlık nedeniyle okula aç giden öğrencilerin oranında ilk sıralarda yer alıyoruz. Boş beslenme çantalarıyla okula giden çocukların sayısı her geçen gün artıyor.
Bu tablo yalnızca fiziksel bir yoksulluğu değil, aynı zamanda bir umut kaybını da büyütüyor. Çünkü çocuklar her şeyi görüyor. Anne ve babalarının bir tas çorba koyabilmek için verdiği mücadeleyi de, evdeki çaresizliği de…


Geçtiğimiz haftaki yazımızda ülkemizde derinleşen yoksulluğu bakanlık verileriyle anlatmaya çalışmıştık. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı verilerine göre 2024–2025 döneminde sosyal yardım alan hane sayısı 4 milyon sınırına dayandı. Yaklaşık 3,6 milyon hane yoksulluk sınırının altında yaşamını sürdürüyor ve çeşitli desteklerle ayakta kalmaya çalışıyor.
2021’den bu yana 26 milyondan fazla kişi sosyal yardım başvurusunda bulunmuş. 2025 yılı itibarıyla 15,9 milyondan fazla vatandaş sosyal yardıma muhtaç hale gelmiş.


Bu tablo karşısında geçen yazımızın sonunda şu soruyu sormuştuk: Kişi başına düşen 18 bin 40 dolarlık milli gelirden kimler pay alıyor?


Özetle;
Bugün sahadaki gerçekler başka bir hikâye anlatıyor. Ülke ekonomisi ciddi bir sıkıntının içinde. Önlenemeyen enflasyon özellikle gıda fiyatlarında dar gelirliyi adeta kemiriyor. Bir kilo patlıcanın, kabağın 250 lirayı aştığı günlerden geçiyoruz. Bir demet maydanoz bile 50 liraya yaklaşmış durumda. Narenciye ülkesi olan Türkiye’de limon almak bile lüks hale geliyor. Dahası, ürünler bahçelerde çürürken ithalat kapıları sonuna kadar açılıyor.
Bu nasıl bir tarım politikasıdır ki; ne üretici kazanabiliyor ne de tüketici sofrasına uygun fiyatlı sebze ve meyve koyabiliyor? Bütün bunlar yaşanırken yetkililer “gereken desteği veriyoruz” diyorlar. Bu durumda bir soru daha cevap bekliyor. Yarın, ekip biçmezsek kimin eline bakacağız.
Gerçekten biri çıkıp bize bunu anlatabilir mi?